Kasım 20, 2012

İnsanları ne kadar yakından tanıdığını söylersen söyle bilmediğin tonla şey oluyor her zaman. Ne kadar yakınında olursa olsun sürekli kendi kendine yaşadığı, üzüldüğü, sevindiği, güldüğü, ağladığı anıları, anları oluyor. Herkes de bunu kendinden biliyordur zaten defalarca söyleyip hadi ya diye şaşırmaya gerek yok.

Öyle zamanlar oluyor ki bir anda sana anlatmaya başlayabiliyor karşındaki. Sen öylece anlam yüklemeye çalışmakla kalıyorsun sadece anlatılan o "değişik" şeye. Sana değişik gelen aslında en yakınındakinin hayatını şekillendiren, psikolojisini düzenleyen ya da darmadağın eden belki aptalca ama ona göre dünyayı döndüren aklını kurcalamayı en mutlu ya da en üzgün anında başarabilen şey. Ve sen o "şeye" sadece sessiz kalıyorsun duyduğun zaman, ne desen anlamsız ya da yersiz olacak belki.

Kafamı kurcalayan bir şeyle ya da birden çok şeyle yaşayabiliyor olmam bana özgü bir özellik değil. Aklında kurduğu cümleleri karşısındakilere söylememe lüksü onda da herkeste olduğu gibi varken ve bunu bilip görüyorken neden kendi üstüne gider ki insan sürekli. Kendine hükmedemediğin zaman sen nasıl sen olacaksın ki. Ya da aslında sen senin kölensin de farkında mı değilsin? "Sen" köleysen, sen kimsin peki ? 

Düşünme olgusunu kontrol edebilmeyi isterdim. Beynimin bazen çalışmamasını istiyorum.

Kasım 15, 2012

Gece yarısını geçti saat. O hala odasında. Sadece masa lambası açık. Lamba yukarı bakıyor, lamba hizasının üzerinde olan bir kaç nesnenin gölgesi darmadağın tavana vurmuş, anlamsız, saçma, korkunç. O yüzden tavana çok bakmıyor. Hala önündeki beyaz sayfaya bir şeyler yazıyor bir hışımla ve aynı serilikle siliyor çoğunu. Üzerlerini karalıyor daha çok, karalarken kağıtta çıkan ses sinirlerini daha çok bozuyor ve aniden tepkileri sakinliyor. İşte yine yaptı. Beğenmedi yazdığını ve kağıdı fırlattı. Kağıt masa lambasının üzerinden geçerken tavandaki saçma şekillerin üzerini yavaşça kapladı sonra eski haline geldi tavan, karmakarışık ve korkunç.

Kağıt yere düştüğü an müzik değişti. Planlanmış gibi. Sakindi aslında müzik de ama hızlandı birden. Kağıdın masadan uzaklaştırılmasına kızan birileri var gibiydi melodilerin içinde. Fakat aslında o kağıt diğerlerinin yanına, yanları defterden koparıldıkları için zarar görmüş, kendi gibi yaralanmış diğerlerinin yanına gitmişti. Belki tekrar birleştikleri için mutlulardı kopanlar ve belki diğerlerinin de bir şekilde yanlarına geleceğinden emin gibi heyecanlılardı, kimbilir.

Öyle olmadı ama. Müziği değiştiren ve tavanda çeşitli karaltılar oluşturarak kendinden altı önceki kağıdın yanına düşen kağıttan sonra uzunca bir süre bir yenisi havalanmadı. Müzik de hep aynı tonda devam etti. Hatta gecenin karanlığı, kalemin kağıttaki sesi, adamın nefes alışı, belirli aralıklarla hapşırması ve yudumladığı kahvesinin boğazından geçerken çıkardığı can çektirici ses... Hepsi aynı tonda devam etti uzunca bir süre. Sanki zaman durmuş, adam yazacağı şeyi bulmuş ve yazdığı ona bu zamana kadar verdiklerinin kat kat fazlasını vermiş gibi, bir gülümse haliyle, devam etti yazmaya.

Sonra diğerlerinin aksine tek değişen yüzündeki gülümseme oldu adamın. Gece de hala aynı karalıktaydı halbuki tavandaki izler de aynı karmaşıklıkta.. Adam aniden yazmayı bıraktı. Suratı yerçekimine bıraktı kendini ve gözlerinden iki damla yaş düştü kağıda. Biri nokta oldu son cümleye, diğeri son cümleyi yaşanmış kılma adına mürekkebini dağıttı diğer cümlelerin üzerine. 

Ve adam kalktı, hemen arkasındaki yatağına -açmadan- usulca uzandı, gözleri masadakinden daha ıslaktı şimdi.

Kasım 09, 2012

Tam karşımda bir kadın var. Koyu kahverengi bir parkenin üzerinde, hemen hemen aynı tonlarda, inceden kalına giden ayakları olan bir sandalyenin üzerinde ayaklarını yaklaşık 60 derece açmış, sandalyenin hafif ön tarafına doğru sırtı sandalyenin arkasına değmeyecek şekilde dimdik oturmuş, çenesine inanılmaz bir kibarlıkla dayadığı kemanını onunla sevişiyormuş gibi çalıyor. Hemen yanındaki boylu boyunca camdan gelen güneş yüzünden onu sadece bir gölge olarak görebiliyorum. Ben de duvara sırtımı daymış, kahverengi parkenin üzerinde, takım elbisemin ceketinin düğmelerini açmış, dizlerimi kendime çekmiş ve ellerimi diz kapaklarımın hemen altından kenetlemiş şekilde kadını izliyorum. Henüz dinlemeye başlamadım, izliyorum. Sert vuruşlarda kafasını hareket ettirişini, o hareketler sırasında saçlarının bulunduğu yerden tam aksi yöne salınımını, yerde dümdüz duran çıplak ayaklarını ve o sert hamlelerde kaldırarak parmak uçlarına yükselişini, gözlerini kapatışını, tonlardaki geçişlerde o geçişlere yardım eden gülümseyişini izliyorum. 

Bu durum ne zamandır böyle sürüp gidiyor haberim yok. Sorgulamanın da anlamı yok. Huzur, dizlerime çekmemle pantolonumun toparlanmış paçalarından içeri girmiş yukarı doğru çıkıyor, tüm vücudumu dolaşıyor ve diğer paçamdan kötülüğü ve karanlığı alıp götürüyor.

Odanın içerisinde sadece kadının oturduğu sandalye ve camın hemen kenarındaki küçük sehpa var, üzerinde de bir kaç kağıt parçası. Kalkıp kağıtlardan uçarmışcasına sehpanın köşesinde duran diğerlerine göre biraz daha büyük olanı alıp camdan dışarıya bakarken müzik bir anda kesiliyor ve arkamı döndüğüm zaman sandalyenin bomboş olduğunu görüyorum. Elimdeki kağıda gözüm takılıyor o sırada ve kadın bu sefer de elimdeki kağıttaki kahverengi sandalyede kemanını çalıyor, ama şimdi sessizce, duyulmayacak kadar sessizce.