Uzun zaman olmuştu varlığını bu kadar derinden hissetmediğim...
İçim acıdı, yazık oldu yine bana...
Aralık 30, 2009
Aralık 26, 2009
Himmelstadt an das Christkind
97267 Deutschland
97267 Deutschland
Sevgili Noel Baba,
Karşılaşmak fırsat olmadı, sürekli bir koşturmaca içindesin biliyorum, özellikle de bu aralar. Her pencerenin altında, tırmanıp içeri girmeye çalışırken görüyorum seni. Kızmıyorum sana benimle ilgilenmiyorsun diye sakın yanlış anlama, ama demek isterim ki benim de ilgiye ihtiyacım var. Sana bu mektubu atma fikrine, tesadüfen otobüste giderken gördüğüm küçük bir kızın mektubunu gördükten sonra karar verdim ve hemen adresi aldım. Umarım okumaya zaman bulursun. Ben bir şey istemiyorum aslında, eve gelene kadar düşündüm, şuanda sahip olduklarım yetiyor sanırım. Ama bir kaç küçük uçak hiç de istenilmeyesi durmuyor.
Bu christmas olayını çok merak ediyordum ama aklımda hala pürüzler var Noel Baba... 24ü mü 25 i mi daha önemli ki şahsen ben 24ünün daha önemli olmasını isterim ama ukalalık yapmış olmayım.. Sustum.
Sende sevgi var mı Noel Baba. Yani hediye olarak. Hayır sevgiye ihtiyacım olduğu için demiyorum-yeterince var iyiki, ama merak ediyorum. İnsanlara sadece somut hediyeler mi veriyorsun. Torbanda şişkinlik yapan, suratının tonton olmasını sağlayan, bence sırtında taşıdığın o oyuncak yığını değil sadece. Başka bir şeyler de olmalı ki var değil mi, kandırma beni lütfen, bak büyüdüm yeterince.
Bana karar vermemle ilgili bir şeylerin varsa ondan da verebilirsin mesela. Lilipuf almıştı bir mekanizma ama o mekanizma bile kendinden geçti bendeki manyetik güçten dolayı.. Sallanan
sandalyesinde, aklını kaybettikten sonra sürekli sallanan ve pencereden sürekli dışarı bakan insanlar gibi sallanıyor..
Noel Baba bir şey diyeceğim bir de, bana denklemlerin direkt çözümünü değil de çıkarılış biçimlerini daha iyi anlamama hatta kendim çıkarmama yardım edecek bir öneri sunar mısın. Özellikle insanların denklemlerini. Çözüm istemiyorum, sonucu hemen hemen biliyorum, ama bu dişi olanları kanıtlayamıyorum, bir şey farklı, benim düşünce yapıma ve gidiş yoluma uyuşmuyorlar. Tamam sonuç var elimde, ama başlangıçla sonuç arası olmadığı için, gerekli yerde gerekli çözümlemeler yapamıyorum. Hep bir şekilde başa dönüyorum. Olmuyor.
Tamam Noel Baba, bu mektupta diyeceklerim bu kadar, şimdiden teşekkür ederim. Yardım edeceğine inanıyorum. Üşütmeyeceğini biliyorum, ama korkuyorum da, dışarısı çok soğuk. Geyiklerinle geldiğinde fotoğraf çektirmek istiyorum bu arada, düşünürsün bir, oluru varsa ben buralardayım.. Seviyorum seni. Öptüm.
Baurk
Aralık 22, 2009
Aralık 18, 2009
Kocaman camları olan mutfaktaydım, Estelle yiyecek bir şeyler hazırlarken ben de kendi kendime dolanıyordum ayak altında. Birden kar yağmaya başladı, gayet iri taneler düşmeye başladı gökyüzünden, sonra hızlandı. Bembeyaz oldu etraf çok geçmeden. Balkona çıktım, dondurucu soğukta dayanabildiğim kadar durdum. Demir gibi soğuk hava kanıma karışırken içeri girdim ve camın yanındaki kolduğa oturdum. Fonda hiç duymadığım ama beni çok etkileyen bir şarkı vardı. Kar tanelerinin yere düşüşünü takip etmeye çalışırken hemen diğer yanımdaki pencerede bir hareketlilik gördüm. Perde aralandı önce, sonra bir kız yaklaştı cama. Sıkıntılı olduğu çok belliydi, derin bir of çekti ve dirseklerini camdaki çıkıntıya dayayıp başını iki avucunun içine aldı. O da benim gibi seyretmeye başladı kar tanelerini. Aramızdaki fark o çok üzgündü ben çok dalgın.. Aslında belki o da dalgındı, belki ben de öyle onun gibi üzgün görünüyordum. Bilemiyorum. Sonra bir şey oldu, Estelle bir şey sordu, tekrar arkamı döndüğümde orda değildi ve sanki orda yıllardır kimse yaşamıyormuş gibi kapalıydı perdeler. Garip...
Aralık 13, 2009
René Magritte - Lovers
Sevgililer. Gerçekten seviyorlar birbirlerini. Kafalarına bağlı çuval da olsa bu hissediliyor. Etki büyük. Dışarıya yansıyan ya da sızan sevgi göz kamaştırıyor. Gerçekten çok büyük. Ama bir tutsaklık var. Belki de birbirlerine olan tutkudur ve engel olamadıklarından boyun eğiyorlardır. Yaptıklarının suç olduğunun farkındalar. Ama dudaklarını birleştirme isteklerine engel olamıyorlar, hatta sanıyorum ki olmuyorlar. Sevgilerini aktarmak, gönüllerinden çıkan kıvılcımları değiştirmek istiyorlar birbirleriyle.
Adam takım elbiseli, bayan gayet şık görünüyor. Birbirlerine saygılılar. Ya da tesadüfen ayrı ayrı geldikleri bir yemekte karşılaşıyorlar, ve belki de kendilerine engel olamamak, geçmişe teşekkür etmek ve şimdiyi bozmamak için kafalarına çuvalları geçiriyorlar. Arkadaki duvar dakikalar geçtikçe kızarmaya ve ortamdaki ateşi kendi üzerine almaya çalışıyor. Bir diğer duvar da olayın sadece bir özlem olduğunu anlatır cinsten beyaz. Birbirlerini bırakacaklarını sanmıyorum. Ancak farklı masalarda bekleyen fazladan bir adam ve kadın daha var, üstelik yemekler gelmiş ve soğumaya yüz tutmuş. Bir şekilde bu olayı sonlandırmanın ve oyuna geri dönmenin zamanı yaklaşıyor. Ama umurlarında değil. Bu aşk hiç bir zaman bitmemişti zaten, bitmedi biteceğe de benzemiyor. Yanan, üzülen, masada oturan diğer adam ve kadın olacak belli ki sonunda, ama farkında olmayacaklar. Hayatlarına sevildiklerini zannederek devam edecekler ve yemekleri çok beğendikleri için tekrar buraya gelip yemek yemek isteyecekler. Ve...
Büyük ironi değil mi, heh!Yaptım işte, yazdım. Ödevim buydu...
Aralık 11, 2009
Aralık 06, 2009
Bir teras düşün, gözün alabildiğine sevdiğin şeyleri görebildiğin. Camekan olsun koca teras, güneş bulutların arsından yavaşça süzülerek gelsin gözüne camlar sayesinde. Geniş bir alanın olsun yürümek için, karşındaki güzelliği seyredebilmen için de oturacağın ve kitabını karıştıracağın bir bank. Aklına esince yürürsün o köşeden diğerine, hiçbir ayrıntıyı kaçırmayayım diye ya da oturup sadece sesleri dinlersin. Sadece sesler de yeter bazen, aklında canlandırabilirsin. Hakim olduğun konu zaten sürekli beyninde yoğruluyordur. Bunu bildiğin için arkadan dönük de durabilirsin o koca terasta.
Mutlu hissettiğin apaçık, ama içindeki endişeyi de saklayamazsın. Zaman aniden geçmiştir ve endişelerinden biri, tam karşında bir şeyler kurcalayan adamın tam yanına oturtmuştur seni. Ne yapacağını bilmez halde adamın yaptıklarını izlemeye koyulursun. Omzundaki apoletler göz alıcı olduğundan dikkatin dağılır ama işin ciddiyetine vardığında silkelenip sen de bir kaç düğme kurcalarsın. Kurcalarsın çünkü yapacağın pek bir şey yoktur o anda.
Bir diğer endişen geldiğindeyse gözünün önüne, soğuk dolar içine. Terasa gelen güneş ışınları ısınmana değil, sadece ortamı aydınlatmaya yeterlidir. Merak içinde sıradakinin hangisi olduğuna bakarsın. Bulamadığında tek çözüm vardır, arkanı dönüp çıkmak ve sadece beklemek.
Yalnızım yine. Rahatım evet. Ama benden bir şeyler geri döndü bile. Buna alışmalı mıyım, kendimi hiç alıştırmamalı mıyım bilemiyorum. Bir çaba içindeyim belki ama henüz ne yapmam gerektiğine, o hayaldeki koltukta oturduğumda, kendimi terastan izlerken olduğum yerdeki kadar rahat hissedip hissedemeyeceğime karar verebilmiş değilim ve biliyorum bu benim için yeni bir şey değil ne yazıkki.
Aralık 02, 2009
İyiyim merak etme,
Hayatımda başka adımlara ihtiyacım var sadece,
Belki yengeç gibi yan, belki penguen gibi sallantılı...
Her gittiğim sokakta senin tam arkamda olduğunu, senin gittiklerinde de sokağın diğer ucunda benim olduğumu masal kahramanları biliyor.
Harita ister misin?
Sokakların değil, benim kalbimin, hangi damarın hangi odacığı beslediğini ve beslenen odacıkların kime ait olduğunu gösteren harita... ister misin?
Düşünmeden yaşadığın dünyanda attığın diğer bir adımın yere indiğinde verdiği basınç şu an çok bir anlam ifade etmeye bilir belki evet.
Hadi gel neden elektrik dipolmomentte eğer toplam yük sıfıra gidiyorsa, hangi kordinat sistemini seçtiğimizin bir önemi olmadığını tartışalım..
Hayatımda başka adımlara ihtiyacım var sadece,
Belki yengeç gibi yan, belki penguen gibi sallantılı...
Her gittiğim sokakta senin tam arkamda olduğunu, senin gittiklerinde de sokağın diğer ucunda benim olduğumu masal kahramanları biliyor.
Harita ister misin?
Sokakların değil, benim kalbimin, hangi damarın hangi odacığı beslediğini ve beslenen odacıkların kime ait olduğunu gösteren harita... ister misin?
Düşünmeden yaşadığın dünyanda attığın diğer bir adımın yere indiğinde verdiği basınç şu an çok bir anlam ifade etmeye bilir belki evet.
Hadi gel neden elektrik dipolmomentte eğer toplam yük sıfıra gidiyorsa, hangi kordinat sistemini seçtiğimizin bir önemi olmadığını tartışalım..
Ben sıfıra giderken de bir önemim yok senin için nasılsa, gayet tabi bu soruyu çözersin, ben 2 sayfamı harcadım sonucu bulmak için ki hala bulmuş olduğumdan emin değilim, belki sen kısa ve kesin çözüm sunarsın bana, hayatımı kurtarırsın, ne dersin?
Kasım 23, 2009
Aldığım nefesin önemi artıyor gün geçtikçe. Baktığım yerler bir kat daha ekleniyor beynimin derinlerine, kurduğum cümle sayısı, tanıştıklarım, hayatlarında iz bıraktıklarım ya da bırakmaya çalıştıklarım artıyor... En kötüsü benim hayatımda kalan izlerin yerleşik hayatlarını sürdürüyor olması, mülteci olarak girdikleri yerde uzun süre kaldıkları için hak kazandıkları nooturma izinlerini almak üzereler. Geçer bekle, zaman da geçiyor. Büyüyüp olgunlaşacağız daha.
Büyüyeceğim. Çok daha fazla büyüyeceğim. Bir anda olmayacak, ekran kararıp tekrar aydınlandığında saçlarımın rengi değişmeyecek. Zaman oyununu oynayacak herkesle oynadığı gibi benle de. Ama ben de onunla iyi vakit geçirmeyi öğrenmiş olacağım bir süre sonra. Belki de alışmış olacağım ona, ne cevap vereceğini düşünmeden sorular sormaya çalışacağım. İnsan kimliği yükleyeceğim belkide, belki de yüzüne bile bakmadığım bir insana benzetip iteceğim onu, bu zamana kadar hiç bir insana yapmamış da olsam ona yapacağım. Bunu kendisi, zaman gösterecek, biz de hepbirlikte seyredeceğiz.
Bundan 10 yıl sonrasını ya da o çok, 5 ya da 2 yıl sonrasını düşünebiliyor musun? Hayır. Şimdi akşam, gece, sabah çok yakın ama onu da düşünemiyorsun, ben düşünemiyorum en azından, belki sen düşünüyorsun. Hayal ediyor olabilirisin, güzellikler dilemiş, kendini gülerken görüyor olabilirisin. Ne güzel. Ben de yapmak istiyorum.
Kulağımda çalan müziği
aklımda dolaşan cümleleri
önceden duyduklarım ve şimdi aklımdan geçenlerle birleştirip
bir şeyler yazabilmeyi,
onları sesli okuyabilmeyi
ve kendimi kutlayabilmeyi
nice seneler dileyip
öpebilmeyi
ben olduğum için beni
beni ben yaptıkları için ailemi ve dostlarımı sevdiğimi her dilde söyleyebilmeyi
isterdim!
Bu insan 22 yıl 1 saat 4 dakika 4 saniyedir nefes alıyor.
Kasım 18, 2009
Kasım 16, 2009
Kasım 12, 2009
Alıştım düşünmeye, aklıma geldiğinde içimi çekip, düzgün cümleler kurmaya çalışmaya, sesim titrediğinde öksürüyor taklidi yapıp cümleyi toparlama çabalarıma... Alıştım artık, zorluk çekmiyorum.
Alıştım düşünmeye, sadece düşüp düşünürken uyuya kalmaya.
Roman olmuşuz artık, herkesin okuduğu, okurken ağladığı ve susamadığı... Göz pınarlarının kuruduğu, bir sürü dile çevrilmiş, filmi çekilmiş, rekorlar kırmış bir roman... Farkında değiliz, hem kendimizin hem birbirimizin. Evet bir zamanlar "-dık"!! Belki o bile muamma, inanmak istemediğim şekilde..
Roman olmuşuz artık, herkesin okuduğu, okurken ağladığı ve susamadığı... Göz pınarlarının kuruduğu, bir sürü dile çevrilmiş, filmi çekilmiş, rekorlar kırmış bir roman... Farkında değiliz, hem kendimizin hem birbirimizin. Evet bir zamanlar "-dık"!! Belki o bile muamma, inanmak istemediğim şekilde..
Nerde olduğunu bilmemek bile ne kadar yakıyor canımı. Ama düşünüyorum, var olduğumu ispatlama sırası bende. Tüm dünya Mecnun'u değil beni konuşacak bu sefer, ama sana ihtiyacım var.
Sadece gel de yeter...
Kasım 07, 2009
Eğer dağların hemen yanındaysan, kafanı kaldırdığında gökyüzü yerine dağın zirvesini görüyorsan, etrafında renkli ağaçlar, yürüdüğün daracık sokakta birsürü renkli tabela varsa, sokakta yürürken birden kendini bir İrish kafede buluyorsan ve elinde biranı yukarılara kaldırıp bir kaç saniye bekliyorsan, baktığın dağın zirvesine doğru renk kahverengi ya da yeşilden beyaza dönüyorsa ve güneş bulutların arkasından kendini gösteriyorsa, kafanı bir şeye taksan da başarılı olamazsın, başaramazsın asık suratla dolaşmayı, başarma da zaten...
Nehirler her yerde beni çekiyor. Kendimi huzurlu akıntısına bırakıyorum, fiziksel olarak herkes beni görebiliyor, ama ruhum orda değil o an. Akıyorum azgın sularla. Havanın ara ara vurduğu soğukluğu kendime gelmeme yardımcı oluyor, irkiliyorum. İnsanlarla konuştuğum konular beni istediğim yönde tatmin etmiyor belki ama deşarj oluyorum, sadece anlık karar verip ona göre hareket ediyorum, zaman çok hızlı geçiyor, ben de hızla yol almak istiyorum. Zamanın en iyi arkadaşı olmak, onun torpilinden yararlanmak istiyorum, bilmiyorum, herkes saatini geri alırken ben almasam da yetebilir belki. Ne yazıyorum, ne okuyorsun değil mi... Bilmiyorum. Bilmeyeceğim ve sen de öğrenemeyeceksin. Belki tahmin edersin kapatınca, ama bence beni anlamaya çalışma, ben geçtim artık anlaşılma eşiğinden...
Kasım 02, 2009
Kayıyorum ben yine derinlere... Ormana girdim, ucu bucağı görünmüyor. Ortasında göl olduğunu söylediler, onu bulmam lazım. Kendimi soğuk sulara bırakıp sessizliği dinleyeceğim. Beni donmak üzereyken bulmaya gelir misin? Küçük bir klübe olmalı o gölün kenarında, illaki şömine de vardır içinde. Ben odun toplarım, sonra otururz başına konuşuruz, anlatcak çok şey var, odunlar çıtırdayarak eşlik eder eminim. Uykuya daldığında hiç kıpırdamam merak etme, boynunu düzeltip kitabımın sayfalarını karıştırırm. Belki bir şeyler yazarım. Mesela konşma sırasında söylediğin ve benim çok beğendiğim cümleleri. Kurduğumuz hayalleri. Geleceğimizi. Var mı geleceğimiz? Buna inanmalı mıyım? Kendimi kaybettim, elimi tutsan da kendine çektiğin ben olmayabilirim, boşver bence. Çok acı ama başka bir hayata artık, kısmetse...
Eylül 27, 2009
Eylül 26, 2009
Kitabım elimde, yatağımın yanındaki lamba açık, yanımda sen yatarken, romanın derinlerine inip uyuya kalayım. Sonra sen bükülmüş boynumu, kitabın yerini unutmamak için içten gelen dürtüyle sayfaların arasına koyduğum parmağımı düzelt, yanağıma bir öpücük kondurup kitabımı elimden al ve üstümü ört. Sabah tekrar seni göreyim yanımda. Bu bana yeter...
Eylül 24, 2009
Ağustos 12, 2009
Bu zamana kadar, kaç harf, kaç kelime kullandığını biliyor musun, ya kaç cümle kurduğunu..? Kaç saniye güldüğünü peki? Kaç adım attığını... Kaç sayfa okuduğunu, kaç kere nefes alıp verdiğini, kaç kişi gördüğünü, kaç km yol gittiğini, kaç kere öksürüp kaç kere hıçkırıdığını, bilgisayarın kaç kere tuşlarına bastığını, kaç kere odandaki ışıkları açıp kapattığını, kaç sayfa yaz yazdığını, çocukken parklarda bahçelerde kaç kilometre koştuğunu, denizde kaç kulaç attığını, kaç kere somurttuğunu, kaç saat düşündüğünü ve içinde boğulduğunu, kaç tane çekirdek çitlediğini, çayına kaç kilo şeker attığını, kaç ton suyla yıkandığını, kaç liralık elektrik kullandığını, kaç saat uyuduğunu, kaç kişi üzdüğünü, kaç kere göz kırptığını biliyor musun?
Çok değil mi, işte ben de seni o kadar çok özledim...
Çok değil mi, işte ben de seni o kadar çok özledim...
Ağustos 03, 2009
Temmuz 25, 2009
Temmuz 23, 2009
Temmuz 21, 2009
Temmuz 17, 2009
Evet bende, bende de kalacağa benziyor. 2 parça halinde, henüz birleştirmedim en son haliyle kalması çok daha güzel geliyor. Bakıyorum arada bir, şimdi de parmaklarımın arasından sarkıyor. Şaşkınım, ama umutlu değilim. Gelecek şu an önemsiz, "an" çok daha fazla keyif veriyor. Huzurluyum. Düşünmeden konuşuyorum belki, yazdıklarım anlamsızlaşıyor, duyglarım kendi dünyalarında, mucize göz kırpıyor karşıdan, rengim atıyor, soluğum kesildi kesilecek, günlerdir dönen ve beni bir gün kesin yere yığacağını düşündüğüm başım artık durmuş ve salınımını tamamlamış gibi, sanki bugünü haber veriyormuş gibi... Zamanın herzaman güldür güldür akan bir nehir gibi akıp gitmesini isteyen ben, bugün tuşa basıp durdurmak, haytı dondurmak ve sadece konuşup sohbet etmek istedim, havadan, sudan çiçeklerden böceklerden, anlamlı, anlamsız, düşündüklerimin ve bugüne kadar kendime çektirdiklerimin önemini yitirmelerini izledim, ben gittim o an, o varoldu. Bir gün geldi geçti ve ben huzura adım attım.
Temmuz 04, 2009
Hava boğum boğum. Sıkıntısı var belli. Birkaç kez konuşmayı denedim ama cevap vermiyor. Aslında tanımadığın birine kendini, sıkıntını anlatman daha kolay olabilir. Söyledim bunu ona ama yanaşmadı bile. Beni tanıyormuş, anlatmak istemedi. Üstüne gitmedim.
Bekliyorum şimdi, tüm öfkesini kussun diye, pencerem, perdem açık. Hava, gökyüzünün iç çekip, oflamasına göre yer değiştirdikçe yüzüme vuruyor. Değişik bir duygu, bebekken de gözlerimizi kırpmamız için yavaşça suratımıza üfledikleri gibi. Gözlerim kıpır kıpır.
Bir ışık, gök göz kırpıyor sanırsın. Sonra bağırıyor, hem de olanca kuvvetiyle. Karşı gelebilmen imkansız. Etrafın gri ve sarı birleşimi sana korkunun yanında huzur da veriyor. Uyku moduna girebilirsin, gelecek planları yapabilirsin, düşüneceksin, gerçekleşmesi olağan hayaller peşini bırakmadığından sıkılıp onlardan vazgeçebilirsin, ama geçme, zaten geçemezsin.
Dallar sana uzanan bir elken, onları geri çevirme. Bırak kendine çeksin seni, oradan dünyanın diğer tarafına açılan kocaman geçit var. Git, senden önce gitmiş olanlar illaki vardır. Hem olmasa ne kaybedersin burada da yalnızsın, orda da yalnız olacaksın en fazla, deltadüşünce eşittir sıfır!

Bekliyorum şimdi, tüm öfkesini kussun diye, pencerem, perdem açık. Hava, gökyüzünün iç çekip, oflamasına göre yer değiştirdikçe yüzüme vuruyor. Değişik bir duygu, bebekken de gözlerimizi kırpmamız için yavaşça suratımıza üfledikleri gibi. Gözlerim kıpır kıpır.
Bir ışık, gök göz kırpıyor sanırsın. Sonra bağırıyor, hem de olanca kuvvetiyle. Karşı gelebilmen imkansız. Etrafın gri ve sarı birleşimi sana korkunun yanında huzur da veriyor. Uyku moduna girebilirsin, gelecek planları yapabilirsin, düşüneceksin, gerçekleşmesi olağan hayaller peşini bırakmadığından sıkılıp onlardan vazgeçebilirsin, ama geçme, zaten geçemezsin.
Dallar sana uzanan bir elken, onları geri çevirme. Bırak kendine çeksin seni, oradan dünyanın diğer tarafına açılan kocaman geçit var. Git, senden önce gitmiş olanlar illaki vardır. Hem olmasa ne kaybedersin burada da yalnızsın, orda da yalnız olacaksın en fazla, deltadüşünce eşittir sıfır!
Haziran 30, 2009
Konstantinos
Gerçekten içime huzur dolmasına izin verilmiyor, ruh halim kararsızlığından dolayı periyodik cetvelin en alt sol köşesinden kendine fiyakalı bir yer ayırtmış bile. İnsanlık gerçekleri beni ürkütmüyor artık, belki o zaman çok daha mutlu olacağımı düşünmeye başlamadım değil. Ağzımı aşıp burnuma gelen bu yöndeki sorunlarım soluk almamı kısıtladı görünüşe bakılırsa. Sürekli bir sıkıntı, sürekli bir merak içinde olmak beni huzursuz ediyor, takıntılı bir insan oldum ve bunun DNA'mda yeni bir gen ortaya çıkardığını düşünüyorum, bu son nokta. Benden sonraki neslime benim yüzümden geçecek olan yeni bir gen... Canımı sıkıyor, ben, canımı sıkan ben olmak istemiyorum; etrafı takmayan, umursamayan, sıkıldığı zaman kabuğuna çekilen, canı istediğinde ya da yağmur yağdığında ortaya çıkan sümüklü böcekler gibi olmak istiyorum. Bir yerden bir yere ağır adımlarla, kendimden emin, hayatın ve zamanın koşturmacasını umursamadan, akışlarını aklımın ucuna getirmeden sadece kaymak ve arkamda izimi bırakmak istiyorum, usulca. Korkularım kabuğumdan içeri geçemeyecek ve sonsuz huzura kavuşacağım çalı diplerine ulaşacağım günü bekliyor olacağım işte o an, sürünürken, yavaş yavaş.
Etrafımdan gelen seslerin hepsi belli -kısa- bir süreden sonra başımı ağrıtıyor artık. Yinelemek istemediğim ama engel olamadığım için sürekli dilimde olan yorgunluğum en büyük düşmanım.
Ama deniz kenarında oturup, çok uzaklara gidecek bir gemiye yüklenenleri seyretmek, bir mürettebatın güvertesinin demirlerini tamir etmeye çalışırken çıkarttğı ancak kulağıma her vuruşundan neredeyse bir saniye geç gelen tıngırtıyı dinlemek, kaptanın mürettebatını uyarmak-haberdar etmek için ara ara çaldığı ve dağların tepesinden bile duyulan sirenini duymak, geminin önünde kocaman ve yer yer yazan küçük yazıları okumaya çalışıp hiçbir şey anlamayıp sadece yorum yapmak ve bütün bunlara tam önündeki kayalara çarpan, azmaya meyilli denizin o etrafından gelen seslerle ilgisi olmayan rahatlatıcı sesini duyarken tanık olmak gerçek mutluluğa ve sevdiklerine gerçekten sahip olduğuna seni biraz daha inandırıyor ve yorgunluğunu düşlerin süresince mucizevi bir şekilde köstekliyor, sonunda anlık unutabiliyorsun.
Aklından geçmiyor değil ama; tüm sevdiklerini azıcık seni özlemelerini istediğin için, o kocaman ve nereye gitiğini yazı karakterinden çıkarmaya çalıştığın bir yük gemisine binerek uzaklaşmak. İstesem de hem gönlüm elvermiyor hem de imkanlarım ve yerimden kalkıp, varlığımı belli ederek dolanmaya tekrar başlıyorum.
Etrafımdan gelen seslerin hepsi belli -kısa- bir süreden sonra başımı ağrıtıyor artık. Yinelemek istemediğim ama engel olamadığım için sürekli dilimde olan yorgunluğum en büyük düşmanım.
Ama deniz kenarında oturup, çok uzaklara gidecek bir gemiye yüklenenleri seyretmek, bir mürettebatın güvertesinin demirlerini tamir etmeye çalışırken çıkarttğı ancak kulağıma her vuruşundan neredeyse bir saniye geç gelen tıngırtıyı dinlemek, kaptanın mürettebatını uyarmak-haberdar etmek için ara ara çaldığı ve dağların tepesinden bile duyulan sirenini duymak, geminin önünde kocaman ve yer yer yazan küçük yazıları okumaya çalışıp hiçbir şey anlamayıp sadece yorum yapmak ve bütün bunlara tam önündeki kayalara çarpan, azmaya meyilli denizin o etrafından gelen seslerle ilgisi olmayan rahatlatıcı sesini duyarken tanık olmak gerçek mutluluğa ve sevdiklerine gerçekten sahip olduğuna seni biraz daha inandırıyor ve yorgunluğunu düşlerin süresince mucizevi bir şekilde köstekliyor, sonunda anlık unutabiliyorsun.
Aklından geçmiyor değil ama; tüm sevdiklerini azıcık seni özlemelerini istediğin için, o kocaman ve nereye gitiğini yazı karakterinden çıkarmaya çalıştığın bir yük gemisine binerek uzaklaşmak. İstesem de hem gönlüm elvermiyor hem de imkanlarım ve yerimden kalkıp, varlığımı belli ederek dolanmaya tekrar başlıyorum.
Haziran 13, 2009
Haziran 08, 2009
Sokaktan geçen aracın -sanıyorum- yolda top oynayan çocuklara çekilin iması olan kornasıyla uyandım bu sabah. Yüzümü yıkamaya sallana sallana giderken, salondaki kalabalık dikkatimi çekti, kafamı uzattım içeri heryerde başka bir madde var; cips, bira şişeleri, kola şişeleri, şekerlemelerim, t-shirt üm, eşofman altım, hokey sopam, patenlerim... Dün gecem eğlenceli geçmiş belliki.
Gün güzel başladı, güzel bir duş alıp kendime geldikten sonra açtım müziğimi arkamdan hayatıma fon olsun diye, kahvaltımı hazırlıyorum. Tabak muntazam, çatal, bıçak, bardağım... Güzel bir masa oldu, renkli. Tam ağzıma layık. Afiyetle yedim.
Üstümü giyinip çıkmam lazım, ortalık böyle kalmasın istiyorum ve süper bir atiklikle her yer yüzüne bakılır oldu. Harika.
Parlattığım ayakkabılarımı giydim, çıkıyorum evden. Merdivenlerden inerken alt katta oturan yaşlı teyze selam veriyor, günün ilk sohbeti. Tatlı, huzurlu, beni görünce mutlu oluyor. Devam ediyorum dönen merdivenlerden ceylan edalarında hoplaya zıplaya inmeye.
Sokak cıvıl cıvıl, çocuklar koşturuyor. Köşedeki dükkanın önünden geçerken yeni bir selam alış verişi, dükkanın önüne oturmuş bir kaç amca güne birlikte başlamışlar, mutlular.
Yeşilliklerin içinden parka ulaşıyorum, o da beni bekliyormuş...
Gün güzel başladı, güzel bir duş alıp kendime geldikten sonra açtım müziğimi arkamdan hayatıma fon olsun diye, kahvaltımı hazırlıyorum. Tabak muntazam, çatal, bıçak, bardağım... Güzel bir masa oldu, renkli. Tam ağzıma layık. Afiyetle yedim.
Üstümü giyinip çıkmam lazım, ortalık böyle kalmasın istiyorum ve süper bir atiklikle her yer yüzüne bakılır oldu. Harika.
Parlattığım ayakkabılarımı giydim, çıkıyorum evden. Merdivenlerden inerken alt katta oturan yaşlı teyze selam veriyor, günün ilk sohbeti. Tatlı, huzurlu, beni görünce mutlu oluyor. Devam ediyorum dönen merdivenlerden ceylan edalarında hoplaya zıplaya inmeye.
Sokak cıvıl cıvıl, çocuklar koşturuyor. Köşedeki dükkanın önünden geçerken yeni bir selam alış verişi, dükkanın önüne oturmuş bir kaç amca güne birlikte başlamışlar, mutlular.
Yeşilliklerin içinden parka ulaşıyorum, o da beni bekliyormuş...
Mayıs 30, 2009
Birbiri ardına süren tesadüfler hayatı oluşturabilir mi? Peki her yaşadığımız an tesadüflerin meyvesi mi, her konuşma ya da gördüğün her insan bir tesadüf mü? Hayatına saçma sapan giren bir laf yüzünden, sırf o laf aklının bir köşesinde yoğrulurken ve sen hala inanmazken karşına gelen insandan etkilenişin gerçekten tesadüf mü yoksa bu bir gerçek mi? Hayat gerçekten bu mu, sınırları aşıp, parasız, aç susuz kalmak, yine de sevdiğine ulaşmak için girmediğin delik bırakmamak mı? Bu mu hayat, bu mu aşk denilen varlığı bile kesin olmayan soyut ama bir o kadar da varlığını fiziksel hissettiren olgu? Nerde peki, göremiyorum, bu da mı tesadüf...?
Ben de çıkıyorum yola, elim kolum bomboş, yapacak hiç bir şeyim de yok ayrıca, gelen ilk araba benim de kaderim olsun, ama ben erkeğim ve şansım onun kadar yüksek değil, duran ilk arabanın benim kaderim olduğunu düşünürsek koyabilir bu durum zamanla, başka fikirler bulmak lazım, bir nokta belirleyip oraya doğru sanki orda o varmış gibi gitmek lazım.
İnanmıyorum, aşk bile bile diğerinin önünden geçip, tam görme açısında diğeriyle sarmaş dolaş olmak değildir, ya da öyle bile olsa içinde kalan bir şeyler var demektir, bir kuyruk acısı belki. Ne denli basit ve anlamsız.
Rahatla! gidiyorum. İlk kez bu kadar netim belki de, gidiyorum! Arkama bakacağım elbette sürekli, görmek istediğim insanlar var. Sürekli birlikte olmak istediklerim ve gerçekten çok sevdiklerim. Ama hayat acımasız ve karmaşık, keşkelerle olmuyor, keşke olsa da keşke desem bol bol düzelse her şey, yapabilecek çok şey var gibi görünse de elimden gelmeyen şeyler var önümde, düzelmeyenler. Belki onları, belki kendimi düzeltmek için gidiyorum, döndüğümde olacaklara, ya da göreceklerime sevinir miyim, üzülür müyüm yoksa gittiğim yerden döner miyim bilmiyorum. Ama benim de peşinden dağları, nehirleri ve yolları aşacak bir insana bağlanacağım gerçeği korkutsa da gülümsememe etkili olmuyor değil. Başarabilirim, kendi kendimi dinleyebilirim, sözümü kesmeden ve tane tane anlatmama izin verebilirim. Yapabilirim bunu evet.
Ben de çıkıyorum yola, elim kolum bomboş, yapacak hiç bir şeyim de yok ayrıca, gelen ilk araba benim de kaderim olsun, ama ben erkeğim ve şansım onun kadar yüksek değil, duran ilk arabanın benim kaderim olduğunu düşünürsek koyabilir bu durum zamanla, başka fikirler bulmak lazım, bir nokta belirleyip oraya doğru sanki orda o varmış gibi gitmek lazım.
İnanmıyorum, aşk bile bile diğerinin önünden geçip, tam görme açısında diğeriyle sarmaş dolaş olmak değildir, ya da öyle bile olsa içinde kalan bir şeyler var demektir, bir kuyruk acısı belki. Ne denli basit ve anlamsız.
Rahatla! gidiyorum. İlk kez bu kadar netim belki de, gidiyorum! Arkama bakacağım elbette sürekli, görmek istediğim insanlar var. Sürekli birlikte olmak istediklerim ve gerçekten çok sevdiklerim. Ama hayat acımasız ve karmaşık, keşkelerle olmuyor, keşke olsa da keşke desem bol bol düzelse her şey, yapabilecek çok şey var gibi görünse de elimden gelmeyen şeyler var önümde, düzelmeyenler. Belki onları, belki kendimi düzeltmek için gidiyorum, döndüğümde olacaklara, ya da göreceklerime sevinir miyim, üzülür müyüm yoksa gittiğim yerden döner miyim bilmiyorum. Ama benim de peşinden dağları, nehirleri ve yolları aşacak bir insana bağlanacağım gerçeği korkutsa da gülümsememe etkili olmuyor değil. Başarabilirim, kendi kendimi dinleyebilirim, sözümü kesmeden ve tane tane anlatmama izin verebilirim. Yapabilirim bunu evet.
Mayıs 24, 2009
Bir kurgunun içindeyim, bir fantazi. Dönüp duruyor etrafımdaki nesneler. Sürekli uçaklarla mücadele içindeyim. Düşenler ve düşmekten son anda kurtulanlar. Aklım sırrım ermiyor. Nedenini bilmiyorum. Seyrediyorum mahalle sakini edasında elimde çekirdeğim, çıt çıt. Dudaklarım artık tuzdan bitap düşmüş, yemeyelim lütfen diyor. Ama giden gidiyor ve ben tek karesini kaçırmak istemiyorum. Havalanıyorlar, içlerinde tanıdıklarım da oluyor bazen, ama düştükten sonra oluşan kaostan dolayı haberim oluyor onlardan da. Şaşkın gözlerle süzüyorum geleni geçeni. Farkında değilim gibi olayların. Bir tanesi, kocaman bir tanesi havalanıyor hemen önümde, tam karşımdaki binayı sıyırıp geçmesini bekliyorum ama başaramıyor, tarih 1800ler tahmnimce, ama teknoloji tarihi 2800 olmalı, eşleşmiyor. E çarpıyor sonunda. Düşüyor kocaman toz bulutu halinde, feci bir ses, dünyanın oluşumuna neden olan toz bulutu kaplıyor ortamı. Yeniden mi oluşacak yoksa dünya, yeni bir tane mi yoksa insanların artık sığmakta zorlandığı ya da sığmak için birbirini öldürdükleri, var olanın aksine bir yenisi mi? Aklım almıyor, önümden son sürat geçen bir motor, fırlamış nereye gittiği belli değil ama seyir zevki mükemmel. Ağlıyorum bir yandan, canım sıkılmış, düşmüş çünkü. Bir diğeri sonra, kalktığından habersizim, dönmeye başlıyor havada, merkezcil kuvveti tonlarca g, neler oluyor size diye haykırmak istiyorum ama korkum boğazıma düğümlenmiş, susuyorum tekrar. Sonra olağandışı bir yapıya bürünüyor ve iniyor, herkes kaçışıyor, yeni bir kaos.
Sıkılmadık mı artık stresten ve kaostan, huzur lazım değil mi bu insanoğluna, canımız eğlenmek istiyor, eğlenelim o halde, oynayalım tshirtümüz terden vücudumuza yapışana, sıkınca suyu çıkana kadar...
Sıkılmadık mı artık stresten ve kaostan, huzur lazım değil mi bu insanoğluna, canımız eğlenmek istiyor, eğlenelim o halde, oynayalım tshirtümüz terden vücudumuza yapışana, sıkınca suyu çıkana kadar...
Mayıs 19, 2009
Döndüm. Bünyem haliyle yorgun ancak zihnim rahat. Daha doğrusu "rahat"tı. Ta ki Ankara İl Sınırı içine girene kadar. Kaptanın hemen arkasında, bir elimde kitabım, ayaklarım bağdaş, yayıla yayıla otururken içimdeki kıpırtıyı - biraz da korkuyu- bastıramadım ya da bastırmak istemedim ve kaptanın tepesine atlayıp, direksiyonu ele geçirip, bir anlamda otobüsü gasp edip tam tersi istikamete yol almak geldi içimden. Uzaklar bana yaradı bir anlamda, ordayken pek öyle hissetmesem de. Dağların damalı Hollanda ineklerini anımsatan görüntüsü arasından esen rüzgarla gelen hava ciğerlerime dolduğunda, ferahladığımı ve bir saniye daha büyüdüğümü anlıyordum. Anlıyordum ve büyük bir büyüme isteksizliğiyle kullandığım havanın atıklarını savuruyordum dışarı. Dağ heybetiyle karşılık verip yeni bir esinti gönderse de suratımda ona karşı gelebilirim düşüncesi mimikleşmeye başlamıştı. Geldiğin gibi gideceksin diyordu bir anlamda, buraya ait değilsin!
Ben üstüme binen yükü kaldıramayacak kadar güçsüzleşiyorum, bunu hissediyorum, yapmam gereken tek şey öğrenci olabilmekken yorulduğumu hissediyorum, ağır geliyor, üzülüyorum. Hedefsizleştiğim zamanlar olmamıştı, sadece hedeflerimden korktuğum zamanlar hatırlıyorum ancak şimdi önüm boş, gittiğim yeri bilmiyorum, belki de zaten gitmiyorum. Üzülüyorum, dalıyorum farkında olmadan sürekli, yanımda benimle sohbet etmeye çalışan insanları dinlemiyorum çoğu zaman, düşüncelerim beni kendi içinde yaptığı monologlarına çekiyor ve karşımdakinin de bir anlamda monolog yapmasına neden oluyorum. En kötüsü de dinlememişken, "değil mi?" diye gelen ani onaylama sorusuna "hmm evet öyle" demek salak salak. Zaman geçtikçe bütün benliğimi saracağından korktuğum, geçiştirme lafı olan "hmm evet aynen öyle"yi hayatın bana söyleyecek olması beni ürkütüyor, ne ekersen onu biçersin sonuçta.
Bedenimin, rüzgar eserken uçmasına izin vermediği tshirt ümün çırpınışı bana bir çırpınmayı anımsatıyor, bir korkuyu ve bir kaçma isteğini; "bırak beni gitmek istiyorum!" Özgür kalan benken, engellediğim çok şey var gibi geliyor, hem içimde, hem üstümde, hem elimde, hem zihnimde.
Ben üstüme binen yükü kaldıramayacak kadar güçsüzleşiyorum, bunu hissediyorum, yapmam gereken tek şey öğrenci olabilmekken yorulduğumu hissediyorum, ağır geliyor, üzülüyorum. Hedefsizleştiğim zamanlar olmamıştı, sadece hedeflerimden korktuğum zamanlar hatırlıyorum ancak şimdi önüm boş, gittiğim yeri bilmiyorum, belki de zaten gitmiyorum. Üzülüyorum, dalıyorum farkında olmadan sürekli, yanımda benimle sohbet etmeye çalışan insanları dinlemiyorum çoğu zaman, düşüncelerim beni kendi içinde yaptığı monologlarına çekiyor ve karşımdakinin de bir anlamda monolog yapmasına neden oluyorum. En kötüsü de dinlememişken, "değil mi?" diye gelen ani onaylama sorusuna "hmm evet öyle" demek salak salak. Zaman geçtikçe bütün benliğimi saracağından korktuğum, geçiştirme lafı olan "hmm evet aynen öyle"yi hayatın bana söyleyecek olması beni ürkütüyor, ne ekersen onu biçersin sonuçta.
Bedenimin, rüzgar eserken uçmasına izin vermediği tshirt ümün çırpınışı bana bir çırpınmayı anımsatıyor, bir korkuyu ve bir kaçma isteğini; "bırak beni gitmek istiyorum!" Özgür kalan benken, engellediğim çok şey var gibi geliyor, hem içimde, hem üstümde, hem elimde, hem zihnimde.
Mayıs 08, 2009
Damdaki Saksağan
İçersin, herkes içer... Kendini kaybetmeyi değil, başının hafiften dönmesini ve günlerin bastırmışlığının verdiği asık suratı o an yüzünden salak bir gülümsemeyle atmayı istersin. Çalan şarkıların ne olduğu değil senin o şarkılarla ne yaptığın önemlidir. Sen önemlisindir ve birlikte oldukların önemlidir. Elini omzuna atıp çılgınlar gibi zıplarken, bir yandan içerken ve flaşlar nerdeyse kafanı oraya sokarken mutlusundur, anlık mutlusundur, o durum, o yer ve o hava için mutlusundur. Bundan çok bir şey beklememelisin, daha sonra damarlarındaki alkolün yoğunluğu değişecek ve kendi düşüncelerine tepki verecek hale geleceksin. Üzerine döktüğün bira da pantolandan damarlarına karışırken anlamazsın, sonra çıkacaktır ortaya, hani sen dama çıkarken...
Yukardan bazı şeylere yakın olduğunu düşünebilirsin, ama sen yukardayken aşağıda bıraktığın daha çok şey vardır, belki de yoktur ya da düşündüğün kadar vardır diyelim orta noktada anlaşalım. Yanında çıplak kral varken rahasın, suratın artık gülmene dayanamayacak kadar ağrısa da onun verdiği izinin bokunu çıkarma girişimlerin sürecek ve devam edeceksin, hazır onu laçka halde bulmuşsun hemen somurtulur mu.
En ufak ayrıntıyı bile kaçırmama adına aralarda yaptığın kendine gelme çabası bazen işe yarasa da azıcık da olsa dediklerini hatırlamadığını anladığın an canın sıkılmıştır artık. Bir daha kontrolsüzlük yok desen de sanmadığın su götürmez bir gerçektir.
Sen de yaşa o zaman gönlünce...
Yukardan bazı şeylere yakın olduğunu düşünebilirsin, ama sen yukardayken aşağıda bıraktığın daha çok şey vardır, belki de yoktur ya da düşündüğün kadar vardır diyelim orta noktada anlaşalım. Yanında çıplak kral varken rahasın, suratın artık gülmene dayanamayacak kadar ağrısa da onun verdiği izinin bokunu çıkarma girişimlerin sürecek ve devam edeceksin, hazır onu laçka halde bulmuşsun hemen somurtulur mu.
En ufak ayrıntıyı bile kaçırmama adına aralarda yaptığın kendine gelme çabası bazen işe yarasa da azıcık da olsa dediklerini hatırlamadığını anladığın an canın sıkılmıştır artık. Bir daha kontrolsüzlük yok desen de sanmadığın su götürmez bir gerçektir.
Sen de yaşa o zaman gönlünce...
Mayıs 03, 2009
Ve her fani gibi, insan bedenine bürünmüş aşk da onu terketti. Gözlerini gökyüzüne çevirdiğinde gördüğü bir çift göz onu kendinden uzaklaştırıyordu ama bunu gerçekleştirecek ne gök kalmıştı ne göz. Yaşamanın nerede olursa olsun hiç bir şeye yaramayacağı düşüncesi hücrelerinde dolaşıyordu. Aklına getirmediği ya da getirmeyeceği düşünceler tilki edalarıyla dolanıyordu etrafında. Sıkıntı boğazına çökmüş, tefecilik yapıyordu, satın aldığı mutluluğun geri ödemesi, üstüne bastıran yükten çok daha fazlasını gerektiriyordu bu sefer. Dağ üstüne çökmüş, altında ezilmişti. Ne yazıkki ölmemiş küçücük bir hava aralığında hala nefes alabiliyordu. Kurtarılmayı beklemiyordu, derindeydi, çok uzakta görünen delikten giren ışınlar ona hayat vereceğine yine bir şeyler götürmeye gelmişlerdi ondan. Gördükçe canı acıyordu ve bu acının üstüne bastıran dağdan kaynaklanmadığını biliyordu. Sonra nefesini tuttu, gözlerini kapattı ve bekledi...
Ölümü bildiğini sanıp beklemek nedir bilir misiniz? Yaptıklarını bir zaman sonra yapamayacağını düşünmek, konuştuklarınla son kez konuştuğunu sanmak, sadece kendin(!) için yaşamak, sadece o an için nefes almak ve hiç bir şey düşünmemek. Gideceğinin kesin olmasını ama dönüşünün olmadığını düşünmen. Garip, anlaşılmaz ve korkunç da gelse, üstüne üstüne bastıran duygular, içinde kalmış aşk parçaları, kırıntılar, seni o kadar hayata bağlıyorki aslında, kesinlikle ondan vazgeçmeyi ya da arkanda birilerini bırakıp gitmeyi istemiyorsun hatta bırak istememeyi düşünemiyorsun bile. Ama abdal olduğunu ve onun sana malum olduğu hissine kapılmayagör. Dayanılmaz bir basınç, yüzey alanın sanki toplu iğne ucu gibi nokta sadece, hissedilen basınç gitgide artıyor, ışık sana çarpıyor ve yansıyor. Karşında var olduğunu gösterdiğin insanlara yazık ediyorsun kendini sevdirerek belki. Kendin için kendini sevdiriyorsun, bencilsin işte. Bencilsin ve özgür olduğunu sanıyorsun. Özgürlük bencil olmanı gerektirmiyor ama bunu yapıyorsun, insanlar bunu yapıyor, engel olamıyorsun.
Hüzün içine işlemiş olsa bile, söylediklerine kendini ve karşındakileri inandırsan bile, tek başına kaldığında, o bencil kişiliğin yine kendini düşünerek yüzüne vuruyor gerçeği, çakan şimşek mükemmel ve göz alıcı geliyor o anda, etkileniyorsun doğal olarak ama hala sensin ve bencilsin. Bu hiç bir şeyi değilştirmiyor.
Kimilerinin unutulduğu ve gittiği, kendine yeni yol çizdiği bu geoidin üzerinde, unutulmayanların da olduğu düşüncesi, unutulmayan olmasına neden olanlardan biri olma istediğini köreltiyor aslında. Ama karşı gelemiyorsun. Unutabilmek gerektiğini, ağlamadan ve sızlanmadan bunu becerebilmen gerekliliğini biliyorsun, ama hüzün çekilmez olduğunda, insanlar yanındakinin eline dokunduğunda ya da küçücük bir öpücük kondurduğunda o pudralı yanağa, sen düşüncelere dalıyorsun. İçinden çıkamayacağın ve anlamayacağın bir bilmecenin ortasındaki resim olacaksın ve kimse seni tanıyamayacak ve şifreyi çözemeyecek. Şifre sende ve sen bunu kimseye söylemeyeceksin. Kararlısın, bir şeyler değişecek bekliyorsun, bekliyorsun ama sadece yaşlanıyorsun. Senden çok şey gidiyor.
Derinlerinde olan açıklık, afrika kıtasının 4te3ü kadarken, ozon yırtığıyla mücadele içindeyken ya da tam göbeği yanan bir ormanın fotoğrafını çeken uydudaki amca sana el sallarken sen çok şeyden uzakta olacaksın. Belki elinde iğnen ve ipliğin dikeceksin açıklığını başkalarından medet umarak, dualar seni kurtarmayacak ve kendi başının çaresine kendin bakacaksın. Eline aldığın kitabı tek başına okuyacak, kaldığın yerde "devam et" diyemeceksin. Kahveleri alıp taşırken heycandan güm güm eden kalbinin titreşimleri ellerine dek ulaşıp kahve eline dökülünce acısını hissettiğini anlamayacaksın, yüzlerce insan içinde, yüksek seste zıplayıp hoplarken ritimler kulağından girip beyninde harmanlanana kadar kalbinin atışları ritmi yakalamış olamayacak. Sen bazı şeylerden mahrum kalacaksın. Suçlu arama, git aynaya bak belki, yeteri kadar mertsen görürsün...
Ölümü bildiğini sanıp beklemek nedir bilir misiniz? Yaptıklarını bir zaman sonra yapamayacağını düşünmek, konuştuklarınla son kez konuştuğunu sanmak, sadece kendin(!) için yaşamak, sadece o an için nefes almak ve hiç bir şey düşünmemek. Gideceğinin kesin olmasını ama dönüşünün olmadığını düşünmen. Garip, anlaşılmaz ve korkunç da gelse, üstüne üstüne bastıran duygular, içinde kalmış aşk parçaları, kırıntılar, seni o kadar hayata bağlıyorki aslında, kesinlikle ondan vazgeçmeyi ya da arkanda birilerini bırakıp gitmeyi istemiyorsun hatta bırak istememeyi düşünemiyorsun bile. Ama abdal olduğunu ve onun sana malum olduğu hissine kapılmayagör. Dayanılmaz bir basınç, yüzey alanın sanki toplu iğne ucu gibi nokta sadece, hissedilen basınç gitgide artıyor, ışık sana çarpıyor ve yansıyor. Karşında var olduğunu gösterdiğin insanlara yazık ediyorsun kendini sevdirerek belki. Kendin için kendini sevdiriyorsun, bencilsin işte. Bencilsin ve özgür olduğunu sanıyorsun. Özgürlük bencil olmanı gerektirmiyor ama bunu yapıyorsun, insanlar bunu yapıyor, engel olamıyorsun.
Hüzün içine işlemiş olsa bile, söylediklerine kendini ve karşındakileri inandırsan bile, tek başına kaldığında, o bencil kişiliğin yine kendini düşünerek yüzüne vuruyor gerçeği, çakan şimşek mükemmel ve göz alıcı geliyor o anda, etkileniyorsun doğal olarak ama hala sensin ve bencilsin. Bu hiç bir şeyi değilştirmiyor.
Kimilerinin unutulduğu ve gittiği, kendine yeni yol çizdiği bu geoidin üzerinde, unutulmayanların da olduğu düşüncesi, unutulmayan olmasına neden olanlardan biri olma istediğini köreltiyor aslında. Ama karşı gelemiyorsun. Unutabilmek gerektiğini, ağlamadan ve sızlanmadan bunu becerebilmen gerekliliğini biliyorsun, ama hüzün çekilmez olduğunda, insanlar yanındakinin eline dokunduğunda ya da küçücük bir öpücük kondurduğunda o pudralı yanağa, sen düşüncelere dalıyorsun. İçinden çıkamayacağın ve anlamayacağın bir bilmecenin ortasındaki resim olacaksın ve kimse seni tanıyamayacak ve şifreyi çözemeyecek. Şifre sende ve sen bunu kimseye söylemeyeceksin. Kararlısın, bir şeyler değişecek bekliyorsun, bekliyorsun ama sadece yaşlanıyorsun. Senden çok şey gidiyor.
Derinlerinde olan açıklık, afrika kıtasının 4te3ü kadarken, ozon yırtığıyla mücadele içindeyken ya da tam göbeği yanan bir ormanın fotoğrafını çeken uydudaki amca sana el sallarken sen çok şeyden uzakta olacaksın. Belki elinde iğnen ve ipliğin dikeceksin açıklığını başkalarından medet umarak, dualar seni kurtarmayacak ve kendi başının çaresine kendin bakacaksın. Eline aldığın kitabı tek başına okuyacak, kaldığın yerde "devam et" diyemeceksin. Kahveleri alıp taşırken heycandan güm güm eden kalbinin titreşimleri ellerine dek ulaşıp kahve eline dökülünce acısını hissettiğini anlamayacaksın, yüzlerce insan içinde, yüksek seste zıplayıp hoplarken ritimler kulağından girip beyninde harmanlanana kadar kalbinin atışları ritmi yakalamış olamayacak. Sen bazı şeylerden mahrum kalacaksın. Suçlu arama, git aynaya bak belki, yeteri kadar mertsen görürsün...
Nisan 04, 2009
Pencereden dışarı bakıyordum, yağmuru gördüm aniden camda. Damlalar tüm camı kaplamak üzereyken kendimi camın iç tarafında bırakıp dışardan nasıl göründüğüme bakmaya çıktım, sadece meraktan. Dışardan bakan, damlaların gözyaşlarım olduğunu sanıp üzülebilirdi. Umursamadım, damlaları saymaya başladım...
Mart 30, 2009
Can ister ya da istemez, kendi kafasına göre takılır o an. Mantık ondan farksız değildir. Bazen aynı bazen ayrı hareket ederler, aman yanlış anlaşılmasın, uyum ve birliktelik yoktur aralarında, sadece denk gelme vardır. Hayatta karşılaştıklarımızın kaynağı olan "denk gelme".
Neyin ne zaman denk geleceği ya da teğet geçeceği belli olmaz. Hayallerin eğer şanslıysan gerekleşebilir, bu sırada can ve mantık azcık saf dışındadır. O an ne canının ne istediği, ne de doğru olduğunu düşündüğün şey gelir aklına, bir sonraki adım doğuştan gelen güdü gibi zaten yerini almaya hazırdır ve gülüyorsundur. İşte bunlar beni direkt yaşadıklarım değil, gözlemlediklerim olabilir anca, uzun bir süredir. Hayatımdaki tüm güzellikleri silip sadece karaltılara bakıyormuş gibiyim. Evet. Karanlık. Ben ve o ya da onlar. Onu tanımlamak sürekli karşımda olmasına rağmen zor benim için. Aklıma gelenleri karadelik edasıyla yutuveriyor ama ben boş teneke gibi duruyorum. İşine yaradıklarını alıp posalarını atıyor sanırım. Sanrılar cümle içinde çok geçmeye başladığında kişi kendinden emin olmadığını günyüzüne vurmuş olur. Vurdum işte hem dibe hem oraya hem burya hem de kıyıya. Elbet bu da geçecek. Arkadan bir ses duyacağım sonra, "sıra bunda". Sonra pasaklı, pilili ve pembe ama masa örtüsü kumaşından bir elbisesi olan hafif tombulca teyze "şimdi bunu al" diyecek ve koyacak önüme, raflar teker teker boşalacak ve daha arkalara baktığımda aslında rafların sonsuzmuşcasına dizildiğini göreceğim. Bu beni kahreden sahneler geçer mi ya da integrali ıraksak mı olmaya devam eder bilinmez ama dertlerim ve hayallerim paralel olsalar da uzayda bir düzlemde kesişiyor kabul edildiği için belki içimde küçük bir ışık yanabilir, küçük bir gaz lambası, ömrü çok az , gaz bitti mi ışık bitmiştir artık.
Mimik ve hatlar beni dışardan ben olarak gösteren kısımlar canlı vücudumda. Ama suratımda bir ittifak kurulmuş ve yerçekimine destekçi hareket başlatmışlar. Suratım yere çekmekten betona değecekmiş gibi duruyor. İçim boşuna aldığım hava için parçalanıyor sanırım. Gereksiz ve çaresiz. Zamanı bam diye bir saat ileri aldığımda acıyan içim, kafamdan gelen sesler ile geçen aylarda da haybeden havadan kazandığım saat için üzülmemiş olduğumu hatırlayıp su serpilmiş etkisi uyandırıyor, ama başarısız ve saçma.
Hayatın göstereceklerini bekliyorum, çok inleyip sızlayacak değilim, insanoğluyum elbette bunu da unutacağım ve güleceğim. Özlem ve merakla beklesem de içim acıyor, merhem sürüyorum...
Neyin ne zaman denk geleceği ya da teğet geçeceği belli olmaz. Hayallerin eğer şanslıysan gerekleşebilir, bu sırada can ve mantık azcık saf dışındadır. O an ne canının ne istediği, ne de doğru olduğunu düşündüğün şey gelir aklına, bir sonraki adım doğuştan gelen güdü gibi zaten yerini almaya hazırdır ve gülüyorsundur. İşte bunlar beni direkt yaşadıklarım değil, gözlemlediklerim olabilir anca, uzun bir süredir. Hayatımdaki tüm güzellikleri silip sadece karaltılara bakıyormuş gibiyim. Evet. Karanlık. Ben ve o ya da onlar. Onu tanımlamak sürekli karşımda olmasına rağmen zor benim için. Aklıma gelenleri karadelik edasıyla yutuveriyor ama ben boş teneke gibi duruyorum. İşine yaradıklarını alıp posalarını atıyor sanırım. Sanrılar cümle içinde çok geçmeye başladığında kişi kendinden emin olmadığını günyüzüne vurmuş olur. Vurdum işte hem dibe hem oraya hem burya hem de kıyıya. Elbet bu da geçecek. Arkadan bir ses duyacağım sonra, "sıra bunda". Sonra pasaklı, pilili ve pembe ama masa örtüsü kumaşından bir elbisesi olan hafif tombulca teyze "şimdi bunu al" diyecek ve koyacak önüme, raflar teker teker boşalacak ve daha arkalara baktığımda aslında rafların sonsuzmuşcasına dizildiğini göreceğim. Bu beni kahreden sahneler geçer mi ya da integrali ıraksak mı olmaya devam eder bilinmez ama dertlerim ve hayallerim paralel olsalar da uzayda bir düzlemde kesişiyor kabul edildiği için belki içimde küçük bir ışık yanabilir, küçük bir gaz lambası, ömrü çok az , gaz bitti mi ışık bitmiştir artık.
Mimik ve hatlar beni dışardan ben olarak gösteren kısımlar canlı vücudumda. Ama suratımda bir ittifak kurulmuş ve yerçekimine destekçi hareket başlatmışlar. Suratım yere çekmekten betona değecekmiş gibi duruyor. İçim boşuna aldığım hava için parçalanıyor sanırım. Gereksiz ve çaresiz. Zamanı bam diye bir saat ileri aldığımda acıyan içim, kafamdan gelen sesler ile geçen aylarda da haybeden havadan kazandığım saat için üzülmemiş olduğumu hatırlayıp su serpilmiş etkisi uyandırıyor, ama başarısız ve saçma.
Hayatın göstereceklerini bekliyorum, çok inleyip sızlayacak değilim, insanoğluyum elbette bunu da unutacağım ve güleceğim. Özlem ve merakla beklesem de içim acıyor, merhem sürüyorum...
Mart 21, 2009
Günaydık...
Göz kapakların yavaş bir hareketle yukarı doğru kaşlarını özlemiş gibi kalkar, ilk gördüğün tavandan sonra yine yavaş bir hareketle kendini sağa doğru verirsin, karşında gördüğün çeşitlikik, nesneleri seçme ve odaklanma isteği uynadırsa da, kendin henüz uyanmış olduğun için gözlerindeki buğu odaklanmanı engeller. Bir kaç dakika ayaklarını yataktan aşağı sarkıtmış, kanın yukarılara gelmesi için pompalamanın çok daha güçlü olmasına neden olmuşsundur. Sonra soğuk suyun yüzüne çarpma istediği duyulur içinde. Kendine gelip güne başlama isteği. Uyuşuk ve bir anlamda sarhoş adımlarla gittiğin lavaboda kendini görünce korkarsın. Rüyanda gördüklerin, hüzün ve endişe olarak yansımış olacak ki yüzüne, yüzünü yıkamadan tekrar yatağa dönüp yeni, güzel rüyalar görüp sonra tekrar gelemek istersin buraya. Ancak yapılcak tonla iş, seni öyle donuk bırakır gün boyu. Sıra seni donduracak diğer bi madde sudadır ve o da yerini hemen doldurur. Günaydın efendim, bu dünya böyle dönüyor...
Şubat 26, 2009
Resim
Bir merdiven. Üstünde duran iki figür. Sevgililer. Erkek azıcık kızmış ama sevgisi t-shirtünden fışkırır derecede fazla, bu belli. Kız önde olabildiğince sevimliliğiyle durup, deklanşöre basmaya hazırlanan insana bakmakta. Arkada yüzlerce insan, onların da ellerinde kameralar, makineler. Sessizmiş gibi görünen fotoğraf aslında çığlıklar atarak sevgi saçıyor. Rüzgarın savurduğu saçların dalgalanması havayı arttırsa da, sevginin rüzgarla dağılmasına izin vermiyor. Ortama gergin bir huzur hakim. Tam karşıda bir bina var, içinde kim bilir birbirini seven kaç insan var. Yapı çok güzel, mekan çok güzel, muhit çok güzel. Merdivende duran insanlar da çok güzel.
Erkek uzaklara bakıyor, demin de bahsedildiği üzere suratı limon yemiş gibi, asık. Gördüğü ya da hayal ettiği kötüklüklere canını sıkmış olmalı. Ondan sonraki günlerin çok zor olacağını anlamış olmalı. Kollarını bağlamış ve kendi içine çekilmiş. Tek ayak önce, bir ağa tavırları... Yanıbaşındaki kız bekliyor hala. Poz yerli yerinde ve muntazam. Arkada arabalar kalabalığı delip gitmek istiyorlar ama ne mümkün. Herkes fotoğraf çektiren o iki figürün sevgisinin manetik alanı dahilinde sıkışıp kalmış durumda. Merdivenin taşları eskimiş ama bu zamana kadar böyle bir sevgiye tanık olmamış gibiler. Üstünde var olanları hemen atıp sadece aşkı barındırma düşüncesindeler. Bu bir masal, bir resim. Ve bu resim bende. Yarım saattir ona bakıyorum, gözlerimi kırpmadım. Özledim!
Erkek uzaklara bakıyor, demin de bahsedildiği üzere suratı limon yemiş gibi, asık. Gördüğü ya da hayal ettiği kötüklüklere canını sıkmış olmalı. Ondan sonraki günlerin çok zor olacağını anlamış olmalı. Kollarını bağlamış ve kendi içine çekilmiş. Tek ayak önce, bir ağa tavırları... Yanıbaşındaki kız bekliyor hala. Poz yerli yerinde ve muntazam. Arkada arabalar kalabalığı delip gitmek istiyorlar ama ne mümkün. Herkes fotoğraf çektiren o iki figürün sevgisinin manetik alanı dahilinde sıkışıp kalmış durumda. Merdivenin taşları eskimiş ama bu zamana kadar böyle bir sevgiye tanık olmamış gibiler. Üstünde var olanları hemen atıp sadece aşkı barındırma düşüncesindeler. Bu bir masal, bir resim. Ve bu resim bende. Yarım saattir ona bakıyorum, gözlerimi kırpmadım. Özledim!
thy
Oları ne kadar sevdiğimi beni bilenler illaki biliyordur. Sevgimi anlatmaya yetecek kelimelerin olduğunu pek sanmıyorum. Aslına bakarsanız bunu çok fazla ifade edebildiğimi de sanmıyorum. Ancak "uçak" diyince akan sular duruyor benim için. Gökyüzünde, oraların hakimiymiş gibi süzülen, çok uzaklarda gördüğümüzde bembeyaz bir nokta ya da geceyse parlayan bir yıldız olarak gördüğümüz uçaklar...
Acı haberi herkes gibi sabah saatlerinde aldım ve günüm bütün heyecanını yitirdi. Kendime tatil etmiştim bugünü, dinlenecektim. Fakat gözlerim yaşlı gezdim bütün gün gerçekten. Belki sadece 9 kişinin ölmüş olması bir mucizedir böyle bir kazadan, ancak sonuçta bir kişi bile olsaydı hatta hiç olmasaydı da o olayın etkisi yeteri kadar acı olurdu zaten. Kaybettiklerimizin arasında yılların deneyimi ve eğitmeninin yanı sıra bu işe gönül vermiş öğrenci pilotların da olduğunu düşündüm. Düşünüyorum, bu devirde, bu ülkede, bu iş bu kadar pahalı ve emekle elde edilirken kayıplar bu denli olduğu sürece havacılıktaki bu kalkınma nasıl gerçekleşecek ülkemizde. Elbette yolda yürürken bile garantimiz yok, kafamıza saksı düştüğü için de hayatımız sona erebilir, pamuk ipliği, evet. Ama bunun önlemini almamız gerekiyor bence. Çok değil belki bir sene bile olmamıştır, Isparta'da da bir uçak düşmüş ve hem yolcular hem de pilotlarımız hayatlarını kaybetmişti. Dünya üzerinde de çeşitli uçak kazaları meydana geliyor evet, sürekli kaybedilen değerler oluyor. Fakat bu bizim ülkemiz için ekstra bir kayıptır.
Düşüncelerimi tam olarak yansıtamamış olabilirim, demek istediğim şu ki, şartlarım elverse gözümü kırpmadan, tek saniye düşünmeden kendimi vereceğim tek meslektir. Saygı duyuyorum, önlerinde eğiliyorum ve onlara gittikleri yerde huzur diliyorum.
Acı haberi herkes gibi sabah saatlerinde aldım ve günüm bütün heyecanını yitirdi. Kendime tatil etmiştim bugünü, dinlenecektim. Fakat gözlerim yaşlı gezdim bütün gün gerçekten. Belki sadece 9 kişinin ölmüş olması bir mucizedir böyle bir kazadan, ancak sonuçta bir kişi bile olsaydı hatta hiç olmasaydı da o olayın etkisi yeteri kadar acı olurdu zaten. Kaybettiklerimizin arasında yılların deneyimi ve eğitmeninin yanı sıra bu işe gönül vermiş öğrenci pilotların da olduğunu düşündüm. Düşünüyorum, bu devirde, bu ülkede, bu iş bu kadar pahalı ve emekle elde edilirken kayıplar bu denli olduğu sürece havacılıktaki bu kalkınma nasıl gerçekleşecek ülkemizde. Elbette yolda yürürken bile garantimiz yok, kafamıza saksı düştüğü için de hayatımız sona erebilir, pamuk ipliği, evet. Ama bunun önlemini almamız gerekiyor bence. Çok değil belki bir sene bile olmamıştır, Isparta'da da bir uçak düşmüş ve hem yolcular hem de pilotlarımız hayatlarını kaybetmişti. Dünya üzerinde de çeşitli uçak kazaları meydana geliyor evet, sürekli kaybedilen değerler oluyor. Fakat bu bizim ülkemiz için ekstra bir kayıptır.
Düşüncelerimi tam olarak yansıtamamış olabilirim, demek istediğim şu ki, şartlarım elverse gözümü kırpmadan, tek saniye düşünmeden kendimi vereceğim tek meslektir. Saygı duyuyorum, önlerinde eğiliyorum ve onlara gittikleri yerde huzur diliyorum.
Şubat 22, 2009
Rüya
Bir sevgilim var, görebilmem için sürekli uyumam lazım. Onu hissedemiyorum belki ama seviyorum ta derinden. Buna eminim. Unutmaya da çalışmıyorum artık. Bir işi "başaramadı" damgasıyla bitirmek istemiyorum. biliyorum çünkü bu yaşımda başaramayacağım. Olmayacak. Ben sadece her zaman uyuyup, onunla herkesten gizli buluşmaya devam edeceğim. Kozmik evren kendini toz bulutuna çevirene kadar aklımdaki bulutlar sürekli yağmur bırakacak. Farkındayım, saçmalık. Ama engel olamadıktan ya da olmadıktan sonra yüz metre daha hızlı koşuluyor bu bir gerçek. Aslında dünya üzerinde akrebi görünce korkmayacak ve anında ortamı terk etmeyecek insan oranlama yapılırsa gerçekten çok küçük bir dilimin içindedir, fakat gelgörki yelkovan ondan çok kormuyor, yavaşça uzaklaşıyor ondan. Bu da benim işimi zorlaştırıyor. Ama bekliyorum o günü. Hani telefonu elime alıp, rahatça "naber" demek için arayabileceğim günü.. Bekliyorum...
Şubat 19, 2009
$
Gerçekten onun için mi yaşıyorum? Onun için mi bu savaş? Dünyamı o mu döndürüyor, o mu yön veriyor hayatıma? Zamanı da o mu akıtıyor? Atomları o mu inceliyor, o mu buluyor formülleri?
Gerçekten hükmediyor değil mi bana. Belki gerçekten mutlu olabileceğim bir yerdeyim, kim bilir belki de gerçekten çok mutluyumdur. Onun baskısı beni daraltıyordur belki, belki o beynimin en bilinmeyen yerinde paşalar gibi oturup, hareminden cariyelere sesleniyordur.
Onu çok sevmiyorum, hatta hiç sevmiyorum! O kendini önemli sayıyor bence, herkesin gözdesi. Dünyada sadece onun sözü geçiyor. Sadece ona saygı duyuluyor ve sadece onun önünde hiçbir kapı kilitli kalamıyor. O değil mi bütün bu çektiklerimizin tek sorumlusu. Her şey, havada dönüp duran oksijenlerden bir gurubunu daha içimize çekmek değil mi? Öyle. Her şey o. Herşey nefes. Kimle aldığının da sadece lafta anlamı olduğu bir yaklaşım. Sadece amaç. Yönetici, belki de yaratıcı.
Tek saygım üstündeki Ata'm. Başka hiç bir yanını sevmiyorum. Ama mecburum inkar etmiyorum. Boyunduruğu altındayım, evet. Ama inkar edenler hata ediyor. Mecburum/z. Hayallerim ve istediklerim var, insanoğluyum, aç gözlüyüm. Bir görünce bin istiyorum. Hayallerinin peşinden git diyen atalarımız keşke Lidyalı'lara da bir atıfta bulunsalardı da bu dünyayı elinde tutan kağıtlara boynumuzu eğmeseydik.
Gerçekten hükmediyor değil mi bana. Belki gerçekten mutlu olabileceğim bir yerdeyim, kim bilir belki de gerçekten çok mutluyumdur. Onun baskısı beni daraltıyordur belki, belki o beynimin en bilinmeyen yerinde paşalar gibi oturup, hareminden cariyelere sesleniyordur.
Onu çok sevmiyorum, hatta hiç sevmiyorum! O kendini önemli sayıyor bence, herkesin gözdesi. Dünyada sadece onun sözü geçiyor. Sadece ona saygı duyuluyor ve sadece onun önünde hiçbir kapı kilitli kalamıyor. O değil mi bütün bu çektiklerimizin tek sorumlusu. Her şey, havada dönüp duran oksijenlerden bir gurubunu daha içimize çekmek değil mi? Öyle. Her şey o. Herşey nefes. Kimle aldığının da sadece lafta anlamı olduğu bir yaklaşım. Sadece amaç. Yönetici, belki de yaratıcı.
Tek saygım üstündeki Ata'm. Başka hiç bir yanını sevmiyorum. Ama mecburum inkar etmiyorum. Boyunduruğu altındayım, evet. Ama inkar edenler hata ediyor. Mecburum/z. Hayallerim ve istediklerim var, insanoğluyum, aç gözlüyüm. Bir görünce bin istiyorum. Hayallerinin peşinden git diyen atalarımız keşke Lidyalı'lara da bir atıfta bulunsalardı da bu dünyayı elinde tutan kağıtlara boynumuzu eğmeseydik.
Şubat 18, 2009
Aslında yazıları düşünerek yazabilmeyi isterdim. Düşünerek yaşayabilmeyi ve düşünerek karşımdakiyle konuşabilmeyi. İki tik tak arasındaki mesafenin daha geniş olmasını ya da hissedilebilmesini isterdim, hareketlerime yön verebilmek ya da en etkili hamlemi yapabilmek için. Gördüğümde düğümlenmemek, o tik tak arasında yeteri kadar düşünüp olabildiğince güçlü durmayı isterdim.
Küçük bir çocuk denize teker teker taş atıyormuş. Önceleri büyüklükleri parmak boğumunu geçmezken sonra sonra avuç boyutuna ve hatta kafasının boyutuna eşdeğer taşlar bulup atmaya başlamış denize. Görenler kuşkusuz denizle bir alıp veremediği olduğunu sanmışlar. Zamanın içinde kaybolan küçük, her gelişinde kendini aşıp taşları denize doldurmaya devam ederken denize girmeye karar vermiş bir gün. Gözlüklerini takıp atladığında yoruluncaya çırpmış kol ve bacaklarını. Ufkun hangi taraf olduğunu karıştırana kadar yüzmüş ve yüzdükçe görmüş taşları. Düşünmüş sonra: "Ben ne kadar çok söz vermişim farkında olmadan. Ne kadar çok taş var bu denizde."
E çocuk küçük. Anlamıyor. Denizdeki tüm taşları, kendisinin, verdiği ve yerine getiremediği sözler için attığı taşlar olduğunu sanıyor. Ama küçüklüğünün henüz onunla tanıştırmadığı başka bir şey var. Dünya her saniye verilen milyonlarca sözle dönüyor. Bu milyonların belki sadece bir tanesi tutuluyor, belki o bile değil...
Elbet ben de bir gün sözümü tutup unutacağım. En azından olasılık hesaplamaları bilimsel gerçekliğini koruyor.
Küçük bir çocuk denize teker teker taş atıyormuş. Önceleri büyüklükleri parmak boğumunu geçmezken sonra sonra avuç boyutuna ve hatta kafasının boyutuna eşdeğer taşlar bulup atmaya başlamış denize. Görenler kuşkusuz denizle bir alıp veremediği olduğunu sanmışlar. Zamanın içinde kaybolan küçük, her gelişinde kendini aşıp taşları denize doldurmaya devam ederken denize girmeye karar vermiş bir gün. Gözlüklerini takıp atladığında yoruluncaya çırpmış kol ve bacaklarını. Ufkun hangi taraf olduğunu karıştırana kadar yüzmüş ve yüzdükçe görmüş taşları. Düşünmüş sonra: "Ben ne kadar çok söz vermişim farkında olmadan. Ne kadar çok taş var bu denizde."
E çocuk küçük. Anlamıyor. Denizdeki tüm taşları, kendisinin, verdiği ve yerine getiremediği sözler için attığı taşlar olduğunu sanıyor. Ama küçüklüğünün henüz onunla tanıştırmadığı başka bir şey var. Dünya her saniye verilen milyonlarca sözle dönüyor. Bu milyonların belki sadece bir tanesi tutuluyor, belki o bile değil...
Elbet ben de bir gün sözümü tutup unutacağım. En azından olasılık hesaplamaları bilimsel gerçekliğini koruyor.
Şubat 14, 2009
Bu zamana kadar on bini aşkın parça birleştirdim. Kimilerini birleştirirken aklımdaydın, kimilerini zaten beraber birleştirmiştik. Baktığım yerlerde birleşmeyi bekleyen parçalar gördüğüm zaman içimin cız etmesine dayanamayıp hemen kalkardım yerimden, gidip onun sevdiğini bulmaya yardım ederdim. Bulup taktıktan sonra karton parçalarının tebessüm ettiğini görebilir misin? Ben görebiliyordum işte. Sonsuz teşekkürlerini iletirlerken diğer yanlarındaki boşluğu da doldurmam için yağmurda ıslanmış ve aç kalmış küçük bir köpek yavrusu gibi bakıyor olurlar sanki. Dayanamazsın. Gidip yüzlercesinin içinden ararsın onun istediğini. Bulunca kendin de çok sevinirsin, karton da. Karton diyip geçme onun da sevebileceği bir yüreği var derim sürekli. Düşünürüm. Gördüklerim ve yaşadıklarım öğretti bana bunu. Her nesnenin sevebildiğine ve bağlanabildiğine inanırım. Mesela yatağımın üstünde üzgün ama çok sevimli surat ifadesiyle duran eşeğim... Onu bir gün görmemezlikten gelsem üzgün suratı artık gerçeği ifade etmez mi. Onun da pamuk dolu içinde, pamuk gibi bir kalp yok mu? Var elbet ama hayal ettiğin/m kadar.
Sen de hayal ettiğim kadar varsın artık. Bu bir gerçek! Bunu bana zorla öğrettin, süründürerek belki, belki de gülümseyerek. Ama kazanıyorsun. Benim başarısızlığım değil sen başarıyorsun. Sen gidiyorsun uzağa. Sen bırakıyorsun dünyayı. Onun sana hükmetme amacı yok sen dolandırıyorsun aklını ya da benimkini. Sen suçlusun evet ama hayal ettiğin kadar değil. Daha fazla. Ben bırakıyorum hayallerimi şimdilik. Bakmam gerekiyor önüme, bilmem gerekiyor... Yerde sere serpe yayılmış parçalara bak. Komikler şimdi, her biri kendi eşinin en az 50 parça uzağında. Biririni tamamlayan parçalar çok alakasız yerlerde. Ama bunu sen farkında değilsin. Farkında olan ve mutsuz olan benim ve o parçalar, sen yaşamana bak.
Sen de hayal ettiğim kadar varsın artık. Bu bir gerçek! Bunu bana zorla öğrettin, süründürerek belki, belki de gülümseyerek. Ama kazanıyorsun. Benim başarısızlığım değil sen başarıyorsun. Sen gidiyorsun uzağa. Sen bırakıyorsun dünyayı. Onun sana hükmetme amacı yok sen dolandırıyorsun aklını ya da benimkini. Sen suçlusun evet ama hayal ettiğin kadar değil. Daha fazla. Ben bırakıyorum hayallerimi şimdilik. Bakmam gerekiyor önüme, bilmem gerekiyor... Yerde sere serpe yayılmış parçalara bak. Komikler şimdi, her biri kendi eşinin en az 50 parça uzağında. Biririni tamamlayan parçalar çok alakasız yerlerde. Ama bunu sen farkında değilsin. Farkında olan ve mutsuz olan benim ve o parçalar, sen yaşamana bak.
Şubat 08, 2009
İstanbul
Denize baktığında arkada akan trafiğin sesinin üstü çarşaf edasında örtülüyor, fonda derinden gelen bir müzik, aklında binbir düşünce gelip geçen gemilere, vapurtlara ve botlara bakıyorsun tabi bir de karşında duran heybetli yapıya: köprüye. Atlayıp karşıya kadar yüzsem de o yalıdaki teyze bana sıcacık bir kahve verse ve boğazın güzelliğini keyifle izlesem diye düşünüyorsun. Tabi eğer bensen.
Sokaklar, hiç bir zaman dilimi içinde boş kalmadığı gibi her yaştan ve renkten insanlarla dolu. Kalabalık ister istemez korkutsa da, o hava, korkularının önüne geçip keyif almanı sağlıyor. Hem bence eskisi kadar trafik sorunu da yok artık İstanbul'da. Gayet sistemli görünüyor. E şehir büyük tabi, haliyle bir yerden bir yere zaman alıyor ama alışınca sorun yaratmaz diye tahmin ediyorum.
Bu tahminler ve iltifatlar İstanbul'u bu sefer gerçekten çok sevdiğimin kanıtı sanırım. Ben ki "Nesi var be, koca şehir, bir yere gitmek istesen gidemiyosun, gitsen dönemiyosun, bu ne böyle!" diyen insan, şimdi, "Acaba İstanbul'a yerleşsem nasıl olur, ne iş yaparım" düşüncelerine daldım.
Aklım karışık, kendime kızıyorum. Daha iyisini istiyorsam da aklım sabit. Hayırlara vesile olsun.
Sokaklar, hiç bir zaman dilimi içinde boş kalmadığı gibi her yaştan ve renkten insanlarla dolu. Kalabalık ister istemez korkutsa da, o hava, korkularının önüne geçip keyif almanı sağlıyor. Hem bence eskisi kadar trafik sorunu da yok artık İstanbul'da. Gayet sistemli görünüyor. E şehir büyük tabi, haliyle bir yerden bir yere zaman alıyor ama alışınca sorun yaratmaz diye tahmin ediyorum.
Bu tahminler ve iltifatlar İstanbul'u bu sefer gerçekten çok sevdiğimin kanıtı sanırım. Ben ki "Nesi var be, koca şehir, bir yere gitmek istesen gidemiyosun, gitsen dönemiyosun, bu ne böyle!" diyen insan, şimdi, "Acaba İstanbul'a yerleşsem nasıl olur, ne iş yaparım" düşüncelerine daldım.
Aklım karışık, kendime kızıyorum. Daha iyisini istiyorsam da aklım sabit. Hayırlara vesile olsun.
Ocak 26, 2009
Çatışma
Olay bir ilişki yaşamaksa, bunu illa zorundaymışım gibi yapmama gerek yok. Zamanı gelince hepsi olur. Önemli olan gelen zamanın doğruluğundan emin olabilmekte. Evet. Haklı cümleler bu zamana kadar. Ama olayın gerçeği mecazındaki gibi olmuyor. Her yörüngede sadece bir elektron dolanıyor. Yerler sabit ve değişmiyor. Bileşik oluştururken paylaşılan elektronlar değer kazanıyor ve iki tarafa da yetiyor. Ancak bu element tüm ışımalarını gerçekleştirdiğini düşüncesine kapılıp kararlı haledekilere benzemek için kendisini onlardanmış gibi saydığında, ne bileşik yapıyor ne de yapmaya yelteniyor. Kaldı ki bu element bir insan, o insan da Buraksa...
Uzun zaman önceydi, gerçekten baya uzun. E o kadar uzun olunca da haliyle küçüktüm. Yaşadıklarım ilk olduğu için akılda kalıyor, günler lunapark eğlenceleriyle geçiyordu resmen. Sonra çomak girdi araya ve 3 hatta neredeyse 4 yıl boşluk oldu hayatımda. Ama o ilkti ve biz küçüktük. Mesafeler zaten en başından vardı ama azmim o yaşlarımda bile o engelleri aşabiliyordu. Kopma anı araya kıtaların girmesiyle şekillendi. Ne kadar azim de olsa artık bir şeyler eksik kalmaya başlamıştı. Ve ilk ağır ayrılık. Neden ve sonuç ben!
Geçen yılların sonunda beklenmedik bir anda, beklenmedik bir şekilde beklenmedik bir insan çok gizemli şekilde içime işledi. Hayatın toz pembeliğini hatırlamış ya da ne kadar da toz olduğunu eskiye azıcık çamur atarak anlamıştım. Heidi gibi bulutlardan sarkan salıncaklarda sallanma isteğim, çocukluğumdan beri beynimi kemirmişse de bu zamanlarda gerçekleşmeye başlamıştı. Bulutlar bile bana dar gelir, uzayın sonsuz boşluğunda sallana sallana haykırasım gelirdi, "Ulan aşık mı oluyorum ben nedir bu" diye. Yaşanan onca güzel şey ve tonca sinir bozuklukları sonrasında yıpranan kızvari sinirlerim artık beni ve onu aynı ip üzerinde taşıyamadı ve ben yine kontrolü elime aldım ve sadece kendimi düşündüm. Herzamanki (!) gibi. Ve burda da aynı şekilde neden ve sonuç ben!
Şimdi ise henüz 1 yıl geçmiş bir durumla karşı karşıyayım. Bu 1 yıl benim için çok aydınlık geçmedi elbet. Hala aklımda geçen zaman düşünceleri, yapılan güzellikler, edilen kavgalar paylaşılan düşünceler... Sinirlenmelerim, çekememelerim ve yer yer parçalı bulutlu unutamayışlarım. Hepsi bu geçen kocaman 1 yılın aslında uzunluğunu küçümsememe ya da algılayamamaya neden oldular. Kendimi yenileyemedim ve bunu sanırım istemedim biliyorum. Bir ilk durum vakası daha yaşayabilirim yani ama bu sefer ara azıcık daha uzun olabilir. Bunun o zamanki farkındalıktan daha yüksek olduğu için süresi artabilir. Buna izin verip vermemem önemli.
Bilmiyorum kaç erkek benim gibi detaycı ya da sadık, ya da kısaca mal, ama anlatmak istediğim şu, kendime güvenmeme nedenim yok ben de çoprap değiştirebilirim elbet, ama saygım var önce kendime sonra geçmişe... Bunu anlatamıyorum anlayamıyorum bazen. Ama şu an düşündüğüm insan bende ne değiştirir bilmiyorum. Haksızlık katlanamadığım şeylerden bir tanesiyken bu oyunda haksızlık eden taraf ben olursam hoş olmaz gibime geliyor. Ama sanırım düşünceler beynimi hatta kafatasımı kemirirken sağlıklı karar veremeyeceğim. Hayatımı bok ettiği için kızdığım ama unutmak istemediğim o insan sadece duygusal anlamda hayatımdan silinmişe benziyor şu anda. Ama geride bıraktıkları azıcık daha beklemem gerektiğine karar verdirtiyor bana.
Aklıma gün yavaştan biterken takılan bir soru da izlediğim karakter gibi olma olasılığım. Biliyorum sıfır. Ancak olsam çok feci olabilirdi. Düşünsene ölümsüzsün ve düşünce aklında sonsuza kadar kalıcı.. Aynaya baktığında artık kendini görmediğini sadece ne düşündüğünü gördüğünü anlayabiliyorsun. Hayatın -ki artık ona hayat denirse- seni yönetmiyor, çünkü takmıyor. Orda olsan ne olur olmasan...
Uzun zaman önceydi, gerçekten baya uzun. E o kadar uzun olunca da haliyle küçüktüm. Yaşadıklarım ilk olduğu için akılda kalıyor, günler lunapark eğlenceleriyle geçiyordu resmen. Sonra çomak girdi araya ve 3 hatta neredeyse 4 yıl boşluk oldu hayatımda. Ama o ilkti ve biz küçüktük. Mesafeler zaten en başından vardı ama azmim o yaşlarımda bile o engelleri aşabiliyordu. Kopma anı araya kıtaların girmesiyle şekillendi. Ne kadar azim de olsa artık bir şeyler eksik kalmaya başlamıştı. Ve ilk ağır ayrılık. Neden ve sonuç ben!
Geçen yılların sonunda beklenmedik bir anda, beklenmedik bir şekilde beklenmedik bir insan çok gizemli şekilde içime işledi. Hayatın toz pembeliğini hatırlamış ya da ne kadar da toz olduğunu eskiye azıcık çamur atarak anlamıştım. Heidi gibi bulutlardan sarkan salıncaklarda sallanma isteğim, çocukluğumdan beri beynimi kemirmişse de bu zamanlarda gerçekleşmeye başlamıştı. Bulutlar bile bana dar gelir, uzayın sonsuz boşluğunda sallana sallana haykırasım gelirdi, "Ulan aşık mı oluyorum ben nedir bu" diye. Yaşanan onca güzel şey ve tonca sinir bozuklukları sonrasında yıpranan kızvari sinirlerim artık beni ve onu aynı ip üzerinde taşıyamadı ve ben yine kontrolü elime aldım ve sadece kendimi düşündüm. Herzamanki (!) gibi. Ve burda da aynı şekilde neden ve sonuç ben!
Şimdi ise henüz 1 yıl geçmiş bir durumla karşı karşıyayım. Bu 1 yıl benim için çok aydınlık geçmedi elbet. Hala aklımda geçen zaman düşünceleri, yapılan güzellikler, edilen kavgalar paylaşılan düşünceler... Sinirlenmelerim, çekememelerim ve yer yer parçalı bulutlu unutamayışlarım. Hepsi bu geçen kocaman 1 yılın aslında uzunluğunu küçümsememe ya da algılayamamaya neden oldular. Kendimi yenileyemedim ve bunu sanırım istemedim biliyorum. Bir ilk durum vakası daha yaşayabilirim yani ama bu sefer ara azıcık daha uzun olabilir. Bunun o zamanki farkındalıktan daha yüksek olduğu için süresi artabilir. Buna izin verip vermemem önemli.
Bilmiyorum kaç erkek benim gibi detaycı ya da sadık, ya da kısaca mal, ama anlatmak istediğim şu, kendime güvenmeme nedenim yok ben de çoprap değiştirebilirim elbet, ama saygım var önce kendime sonra geçmişe... Bunu anlatamıyorum anlayamıyorum bazen. Ama şu an düşündüğüm insan bende ne değiştirir bilmiyorum. Haksızlık katlanamadığım şeylerden bir tanesiyken bu oyunda haksızlık eden taraf ben olursam hoş olmaz gibime geliyor. Ama sanırım düşünceler beynimi hatta kafatasımı kemirirken sağlıklı karar veremeyeceğim. Hayatımı bok ettiği için kızdığım ama unutmak istemediğim o insan sadece duygusal anlamda hayatımdan silinmişe benziyor şu anda. Ama geride bıraktıkları azıcık daha beklemem gerektiğine karar verdirtiyor bana.
Aklıma gün yavaştan biterken takılan bir soru da izlediğim karakter gibi olma olasılığım. Biliyorum sıfır. Ancak olsam çok feci olabilirdi. Düşünsene ölümsüzsün ve düşünce aklında sonsuza kadar kalıcı.. Aynaya baktığında artık kendini görmediğini sadece ne düşündüğünü gördüğünü anlayabiliyorsun. Hayatın -ki artık ona hayat denirse- seni yönetmiyor, çünkü takmıyor. Orda olsan ne olur olmasan...
Ocak 22, 2009
Katsayılar arasında genelde kullanılanları sürtünme genleşme gibi terimler içindir. Ama benim sinir katsayılarımı zorlamanın pek lüzumu yok bence. Amerikan filmlerinde gördüğümüz sinirli insanlar için oln seanslara kesinlikle bir an önce katılmam gerekiyor. Buna gönüllüyüm. Gerçekten beni de alsınlar oraya ve günler geçtikçe biriktirdiğim markalar kocaman olsun ve diyeyim ki bakın 2 haftadır bağırmadım 14 tane markam var. Sonra biri aniden saçma sapan bir hareket yaptsın sonra 14 tane markayı alıp teker teker fırlatayım suratına. Başa sarın her şey. Önce ehliyetime sonra benliğime el konsun. Sinirim geçene kadar da kapatsınlar beni bembeyaz bir hücreye. Çıkarken versinler aldıklarını ben yine aynı hareketlere ve sinire devam edeyim sonra. Dünya ve insanlar değişmedikten sonra beni nereye sokarsanız sokun sinirim geçmeyecek ve kendi çapımda asi bir çocuk olarak kalacağım.
Ocak 18, 2009
Az önce daha çok yeni sen de 30 saniye ben diyim 45 tabi bunları yazarken o oldu 2 dakika, neyse, şöyle bir cümle okudum: "Modern hayatın yalnızlaştırdığı insanlar..." gerçekten bu hayat modernleştikçe ben yalnızlaşan insan topluluğuna girmeye başladım sanırım. Bana etraf bu ara özellikle çok bir modern gelmeye başladı ve antika kıvamında, tatsız bir kurabiye gibi ortalıkta dolaştığımı düşünmeye başladım. Finallerin etkisini göz ardı etmiyorum tabiki ancak modernleşme konusunda ısrar etmemekteyim bundan böyle. Sokakta beni burnumu karıştırırken görürseniz en azından diğer insanlardan ayrılın ve yadırgamayın. Bu "modern" kelimesi hem fiziğin içinde hem de hayatın içinde -ki aslında ne kadar da yapısal olarak gayet düzgün cümle kuruyor olsam da şuan, fizik=hayat olduğu için (!) kendimi tekrar etmişim gibi görünebilir kusura bakmayın- olduğundan bu günlerde bana feci şekilde gereksiz gelmeye başladı hatta bitti. Hem yazım hem de modernleşme hevesim. Artık yumurta topuk ayakkabı ve beyaz çorap giyeceğim.
Hepsi yalnızlığıma son verme adına.
Hepsi yalnızlığıma son verme adına.
Ocak 15, 2009
Ocak 08, 2009
Einstein le Perroquet
Yeap, please take me back to the start!
Write about "finite".
--------------------
Yazdıklarım bir çığın altında kalmışlık etkisi bıraktı. Kaçın, yuvarlanarak büyüyor. Keşke sürtünme bunu daha da etkilese. Katsayıyı arttırırsak daha güzel yürüyebiliriz ve dikkat kaygan zemin tabelacıları daha az para kazanabilir. Ama gerçekten hiçbir sonuç çıkmayabilir. Ben de bir sonuç muyum peki? Hiçbir şet olmaktan iyidir. En azından sonucum!
Write about "finite".
--------------------
Yazdıklarım bir çığın altında kalmışlık etkisi bıraktı. Kaçın, yuvarlanarak büyüyor. Keşke sürtünme bunu daha da etkilese. Katsayıyı arttırırsak daha güzel yürüyebiliriz ve dikkat kaygan zemin tabelacıları daha az para kazanabilir. Ama gerçekten hiçbir sonuç çıkmayabilir. Ben de bir sonuç muyum peki? Hiçbir şet olmaktan iyidir. En azından sonucum!
Ocak 05, 2009
Şimdi bastı afakanlar. Henüz. Şuan. Direk bu boş sanal sayfa geldi aklıma, ne kalemim, ne sayfaları benim saçmalklarımla kirlenen defterim...
Resistansların arasından mı çıktılar bilemedim. Geldiler başıma, bir saçmalma bir iğrençlik, bir gürültü, patırtı. Ben insan olduğuma bazen kızıyorum ya da şöyle diyelim şaşıyorum. Bunaltının çok fazla uzaklaşmadığı bünyem, artık bir madde bağımlısıymışım gibi davranıyor bana. Sinirlerim test ediliyor ve her yanlış onlarca doğruyu götürüyor. Kalan tabiki görünmüyor, ortada olmayan bir şeyi irdelemeyi ya da betimlemeyi beceremiyorum.
Hayat yoruyor be arkadaşım. Küçüğüm ama çok küçüğüm bunları söylemek için, biliyorum. O günleri iple çekiyorum, hani bu günleri hatırlayıp gülüp kahkahalara boğulacağım günleri. Arkamda yanık keman sesi var, gözlerimin buğusunda etrafı gözüme yansıttıkları ışınları kırarak görüyorum. Her yer bulanık. Aklım gibi. Kaçabilir miyim hemen buradan.
Hayat yoruyor be arkadaşım. Küçüğüm ama çok küçüğüm bunları söylemek için, biliyorum. O günleri iple çekiyorum, hani bu günleri hatırlayıp gülüp kahkahalara boğulacağım günleri. Arkamda yanık keman sesi var, gözlerimin buğusunda etrafı gözüme yansıttıkları ışınları kırarak görüyorum. Her yer bulanık. Aklım gibi. Kaçabilir miyim hemen buradan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
