Aralık 14, 2011

Bir Anekdot...

Sene 1986. Avustralya havayollarından birinde çalışan türk bir pilot. Türkiye üzerinden geçip avrupada bir şehire gidiyor. İstanbullu. İstanbul'un üzerinden geçerken iç geçirip Yeşilköy Kule'ye sesleniyor. 

"Sayın hanımefendi, ben Quantas pilotlarından .... . Şu kadar üzerinizden geçiyoruz. Keşke imkan olsaydı da biraz daha alçak irtifadan geçip boğazın güzelliğini izleyebilseydim" diyor. 

Kuledeki hava trafik kontrolörü şaşkın. 

Sonra pilot tekrar konuşmaya başlıyor: " Sayın hanımefendi, ben aslen İstanbulluyum, annem Bakırköy'de oturuyor. Evimizin telefon numarası şu. Rica etsem bir bağlasanız santralden de sesini duysam?"

E o zamanlarda telefon sıkıntı ülkemizde, her evde yok, her istediğin zaman görüşemiyorsun. Adam Avustralya'da, saat farkı falan filan. 

Kule ne yapıyor ediyor bağlıyor anneyi kokpit telsizine. Frekanslar değiştiriliyor her şey ayarlanıyor. Pilot ne zamandır görmediği/konuşamadığı annesiyle İstanbul'un üzerinden binlerce metre yukarıdan geçerken 10-11 dakika konuşuyor. 

Olayın derinliğine bakın. Gözlerim dolu dolu. 

Kasım 28, 2011

Pilot Oluyorum...

Çok güzel günler. Hayatımın geri kalanı için uzun zamandır istediğim adımları attım geçen hafta. Yolum çok uzun ve zorlu farkındayım ama başlamak ve inanmak bitirmenin yarısıdır demişler.

Havaalanının içinde yaşıyorum bir haftadır. Sıcacık kahvemi dondururcasına esen rüzgara inat iki elimle sıkıca tutup ısınmaya çalışırken havaalanının kenarında yürüyorum derse girmeden önce. Sınıfın  balkonu var kocaman, teras gibi. Bütün havaalanı ayaklarımın altında, erkenden taksiye çıkan kargo uçakları, kalkış için kuleden onay bekleyen diğerleri, eğitim uçakları, özel jetler, yangın söndürme uçakları... Hepsi dizilmişler yanyana, birinin onları uyandırmasını bekliyorlar. 

Ders başladıktan çok az sonra da sesleri gelmeye başlıyor yavaş yavaş. Ben ister istemez arkama dönüp camdan dışarı bakıyorum hiçbir kalkışı kaçırmamak için, pek mümkün olmasa da. Ders aralarında üşümeyi yine göze alıp balkonda alıyorum soluğu, bazen o da yetmiyor aşağıya inip biraz daha yaklaşıyorum onlara. 

Hislerim gerçekten çok yoğun, kelimelere dökemiyorum. Sürekli mutluyum demek de istemiyorum. Korkuyorum çünkü. Sürekli kötü bir şey olacakmış gibi bir çekince var içimde. Düşünmemeye çalışıyorum o yüzden. Ama bilirsin ben düşünmemeye çalışırken neler neler düşünebiliyorum..

Harika olacak, inanıyorum. Düşünsene beni, üniforma, gözlük, arka kanadı mavi küçücük beyaz bir uçağın önünde, içinde... Şu an matertalistim ve/ama bu bana inanılmaz enerji veriyor, mağzur gör biraz. 

Kasım 09, 2011

Arkadaşlıklarımız ne güzeldi biz küçükken. Çok geriye gitmemize gerek yok 4-5 sene öncesi bile çok değerliydi. Birbirimize ne kadar yakındık kocaman bir grup olarak. Şimdi herkes başka bir tarafta, birbirinden habersiz. Birimizin mutlu anında diğerimiz yanında değil, birileri mutsuzken diğerlerinin haberi bile yok. Birbirimize destek olduğumuz hep beraber eğlenip hep beraber somurttuğumuz günler eskide kalmış artık. Bazı olayları internetten öğrenir olduk. Sıradan şeyler değil bunlar, kimi hayatını kurmuş, kimi yurtdışına yerleşmiş, kimi şehir değiştirmiş, kimi hayatından hiç almadığı kadar zevk alıyor, kimi bunalımda, kimi pişman, kimi geç kalmışım hayat buymuş diyor. Çok garip. Gerçekten çok garip. Büyüdükçe korkuyorum büyümekten. Etrafımdaki çember daha da daralıyor herhalde. Elden gelir bir şey yok sanrım.

Kasım 07, 2011

Düşünüyorum uzun zamandır bende bir eksiklik var nedir bu diye. Aslında cevabını biliyorum ama dillendiremiyorum, yazıya dökemiyorum.

Yalnızım. Yalnız olmayı ben seçiyorum. Bu kendini beğenmişlik değil, kendini bilmek. Karşımdaki insanları az çok ben de tanıyabiliyorum takdir edersiniz.

Bu durum hoşuma gitmiyor artık. Sıkılıyorum. Aklıma düşüp düşündüğümde de bu konu üzerinde, çok değil on dakika sonra 'yok böyle gayet iyi' diyorum. Gözümün önüne gelen sahnelerin içinde kavgalardan çok kısıtlamalar oluyor. Üzerimde oluşacak baskı beni geri itiyor. Ha biri var da beni mi bekliyor, ben de onunla bir şeyler yaşamak için mi durup durup düşünüyorum? Hayır tabiki. Demek istediğim, kendimi dışarıya kapattım ve bu, içimde oluşmuş bi savunma mekanizması.

'Artık istemiyorum ben' dedim bir çok kez. İnanmmıyorum insanlara, güvenmiyorum. sevmiyorum, sevemiyorum. Çok istiyorum o ayrı. Kendimi normal hissetmek istiyorum. Özgür olmak istiyorum. Ama bunları tek başıma da yapmak istemiyorum artık. Çelişiyor yazdıklarım farkındayım, ama aynen beynim böyle çalışıyor. Önüme gelen yoğuırda bırakın siyah mı beyaz mı demeyi, acaba yeşil mi bile dediğim oluyor. Beynimdeki gelgitlerin büyüklüğünü hayal bile edemezsiniz.

Bir o uçtayım bir bu uçta.

Artık dinlediğim müziklerle bile hüzünlenemiyorum. O mükemmel sözler ya da tonlar anlamsız buu sıralar benim için. Birine söylemiyorum ya da o sözleri dinleyip, o melodilerle birini aklıma getirip üzülemiyorum. O kadar boşum. O kadar yalnızım.

Okuduğum kitaplardaki ilişkiler de beni tatmin etmiyor. Yazılan aşk mektupları, aşk sözcükleri anlam ifade etmiyor. Dizilerde filmlerde gördüklerim yapmacık geliyor. Sokakta elele yürüyen bir çift görünce ortalarından geçesim geliyor. Kıskançlık belki de bu. Elinde olmayanı isteme durumu. Doğrudur. Ama benimki biraz daha derin herhalde.

Gözlerimin içine bakarak beni anladığını söyleyen bir çift göz istiyorum.

Bu gece gereğinden fazla, hatta vıcık vıcık romantiğim. Yapacak bir şey yok.

Hadi diyip en sevdiğim sanatçının en yakınlardaki konserine gitmek için biletleri uzatacağım bir sevgilimin olmasını istiyorum, benim kafamda, benim düşünce yapımda. Beni anlayacak, sevecek ve değer verecek. Beni yanlış anlamayacak, etrafı umursamayacak. Bunları yazarken dünya üzerinde böyle biri olmadığını da biliyorum. Ütopya bu gibi durumlarda kurtarıcım olsa da sanırım bu sefer kendimi üzülmekten alıkoyamıyorum. Bu gece de aşka küfrederek uyuyacağım. Yarın bazı şeyler değişir mi? Hiç sanmıyorum. Negatif enerjim sağolsun dünyamı minimum enerji seviyesinde döndürüyor bu konuda. Ben de Tolkien'in kitaplarının birinde mutlu ve sürekli bir uğraşı olan karakterlerden biri olmak istiyorum. Aşk kitaplarında bana yer yok henüz. Belki basılmamış olanlarında ya da şu an yeni başlananlarda vardır, ama halihazırda yok. Zaman her şeyin ilacı derler, bekleyelim. Zaten nadasta olduğum zaman halime alışmam için yeterli bir süreydi.

Zaman demişken, ben bu yazıyı yazmaya başladığımda bugün 6 Kasımdı, şimdi 7si olmuş. Hayırlı bir gün olsun.

Öptüm.

Ağustos 25, 2011

En sevdiğin şarkı çalışyormuş sanki sen bunu okurken.

Heycansızım. Garip.

Hayatımın kararını verdiğim sanılıyor. Ama ben henüz vermedim. İşler yeterince karmaşık kafamda. Ne yapılması gerektiğini adım adım biliyorum halbuki. Ne, ne zaman yapılır, neyi neyden sonra yapmalı, ne yaparken diğerini yapmak için adım atılmalı... Her şey net beynimde, parmaklarımda, aldığım notlarda. Numaralandırılmış hatta. Sırasıyla yapacaksın! Bu kadar basit.

Hayır efendim, bayramda yurt dışına çıkmıyorum. Hatta bayramda burdayım evet. Neden sürekli gösterip vermiyorsun? Benimle oynayacak bir sen kalmıştın.

Konu bu değil. Ani bir yorum yapma isteğiydi bu. Afedersin beynim.

Kendimi bildim bileli istediğim şey, oluyor! Büyüsü kaybolcak mı biliyorum henüz, tahmin ediyorum bu büyü kolay kolay bozulmaz. Diğer isteklerime benzemiyor bu. Bu nasıl bir şey biliyor musun, bulutların üzerinde olmak gibi. Güneşin batışını yeryüzüne karaltı bıraktığı yerlere bakarak izlemek gibi. En uzun nehirlerin nerden başlayıp nerde bittiklerini takip edip görebilmek gibi. Denizlerin üzerinden geçerken aşağı tükürme isteği, ya da sağ tarafından zıt yönde arkasından bembeyaz krem şanti bırakan bir uçağı boynunun döndüğü ölçüde izleyebilmek gibi. Hayat gibi. Mutluluk gibi. Özgürlük gibi. Burak gibi. Ben gibi.

Bu benim!

Uçucam ben.

En yükseğe.

Ağustos 01, 2011

Bugün evden sabah kahvaltısı için simit almaya ve akşam üzeri yavaştan aldığım saçma kilolardan kurtulma çabasıyla koşuya çıktım. Koşu bir saat onbeş dakka olsa, simitçinin de kapımın önünde olduğunu düşünürsek koca bir günün sadece 1,5 saatini dışarda geçirdim.

Balkona bile çıkmadım hava o kadar sıcak.

Üzerimde sadece boxerım vardı tüm gün, takdir edersiniz ki dışarda uygun bir şeyler giydim- en azından giyindiğimi düşünüyorum, giyinmediysem hoş olmuş. 

İki simit, biraz krem peynir, 3-4 zeytin, bi tabak makarna, 3 köfte yedim, azıcık da yoğurt koydum. Yaklaşık 2 litre su içtim, yarım şişe kola içtim kolama 4 küp buz koydum. Az önce de 3 kaşık dondurma yedim.

Hala boxerlayım.

Balkonun kapısı açık, perde bir içeri bir dışarı hareket ediyor. Cırcır böceklerinin dinlersen sinir bozan sesi şu an beni dinlemeye zorluyor.

Neler yaptım ben bugün diye düşündüm az önce. Sonra buraya yazarak ortaya çıkarmaya karar verdim yanımda duran küçük defterdense. Kendim için yaptığım ilk şey, yemek yedim, bir şeyler içtim. Güzel. Formula 1 seyrettim. Tuttuğum takım ve pilotlar göreceli olarak iyi yer aldılar, yarış beni tatmin etti. Güzel. Koştum. Güzel. Yapıp yapıştırmadığım iki tane puzzleımı yapıştırdım. Güzel.

Şimdi ne yapıyorum... Yaklaşık iki saattir zap yapıyorum. Atv de takıldım. Sinema yarışmasına denk geldim. İkinci kez izliyorum, geçen hafta da yine "yoğunluğumun" arasıda denk gelmiştim. O bölümünde olan olaylardan bir benzeri daha oldu bu bölümde. Bir filmi çok beğendiler, okumuş/hala okuyor olan eli yüzü düzgün bir yönetmen var. Cümleleri güzel kurup ne yaptığını ne yapmak istediğini güzelce anlatıyor. Sorarlarsa anlatıyor ama. gereksiz yere konuşma yok. İşte bu yüzden jüri iş teklif ediyor hemen. Ne kadar istiyorsun diye soruyor jüri, 7500-10000 arası bol sıfırlı bir istek geliyor. El sıkışılıyor.

Ve ben kendi kendimi yiyorum.

İnsanlar istediklerini hiç çekinmeden, kendilerinden emin dillendiriyorlar. Kafaları dik. O da öğrenci, ben de. O eğlendiği işi yaparak bir yarışmaya katılıyor ve hayatının bundan sonrasını bu işle uğraşarak geçirmeyi istediğini söylüyor ve o an işi bağlanıyor. Yakışıklı da/güzel de. İki oldu bu. İki farklı hafta, iki farklı insan, iki aynı iş.

Kendimle mi kıyasladım? Evet. Güzel mi? Güzel. Elime ne geçti? Sinir. Güzel. Bir o eksik.
İşte diyorum ki, koca gün mal gibi oturacağıma bir baltaya sap olmamın zamanı geldi.

Neyse. Ben boxerla oturmaya devam.

Temmuz 27, 2011

Yazamıyorum ulan!

Temmuz 24, 2011

Tears dry on their own

Hepsi gibi bu da ani oldu. Bunu istedi heralde. Böyle olmasını. Bilmiyorum. Var mı onun gibi? Huzurlu uyu Soul Lady...

Haziran 13, 2011

Sinirliyim.
Yarın için gerginim. (Bu cümle kinayelidir.)
Yapacaklarım, hakkımda verilecek hükümler benden bağımsız şu aşamada.
Başka bir beden, başka bir kafa istiyorum önümdeki 24 saat için.
Gerginim.
Başım ağrıyor.
Ve evet, mutsuzum da aynı zamanda.

Haziran 03, 2011

Her şey yarın güzel olabilir. Her şey yarın bombok da olabilir. Bugün de aslında yarındı. Yarın da yarın bugün olacak ve hatta sonra dün olacak. Durdurabilir misin...
Saat geç sayılır. Yapacak işlerim yok değil. Açıklar önümde. Hemen yanında da okuduğum kitap, ara ara bakıyorum, altını çiziyorum cümlelerin. Anlamlılar. Zamanla daha da anlamlı hale geliyorlar. Zamanla, içtikçe.

Arkadaş anlasana uçmak istiyorum ben!

Davranışlarım sorgulanıyor bu ara. Neden böyle davranıyormuşum da öyle davranmıyormuşum. Neden fevriymişim, neden insanlar yokmuş gibi davranıyormuşum... Canım öyle istiyor! Böyle mutluyum, oldu mu! Umrumda mı sanıyorsunuz diğerleri. Hayır! Ne münasebet.

Dünyanın en bencil insanının blogu burası. Hoşgeldin.

Nasıl bir hayat istiyorsan öyle yaşa deniyor ya, işte o anda önümde ne var ne yoksa dağıtmak istiyorum. Tekmeler, tokatlar...

Aynı dünyada yaşamıyoruz heralde sizinle. Şartlar "nasıl bir yaşam istiyorsan.." cümlesini "umrumda değil, ben ne dersem öyle yaşamak zorundasın" diye tamamlıyor ama benden benim "öyle yaşa" diye doldurulmuş halini duymam bekleniyor. Var mı böyle bir şey. İstedikleri oluyor mu insanların. Bir sorun var. Geri kalanda olmadığına göre bende. Farkındayım. Gelmeyin üzerime.

Engel olamadığın bazı isteklerim olabilir, doğal olarak. İnsanım ve bunun farkındayım. Ha evet hiç ağaç ya da hamam böceği olmadım. Kıyaslama yapamam. Hatta hiç Ahmet de olmadım, Ayşe de...

Demem şu ki, bırakın en azından sadece isteyim. İstediklerimle yaşantılar değişmek zorunda kalmasın.

Aslında beni benle bıraksalar, ne mutlu bi adam olurum ha. O kadar ki, istediğim insanı düşünürüm, istediğimle yatar istediğimle içerim. Yapmamış değilim zamanında sonuçta. İstediğim mesleği bile yapıyormuş gibi yaparım. Uçarım her gün, camdan uçakları sayar not ederim. İstatistik bile çıkartırım be gün dilimlerine göre. Elimde kadeh, üzerimde hafif, tül gibi dümdüz beyaz bir gömlek, kolları kıvrık.

Şimdi anladın mı arkadaş. Uçmak istiyorum ben. Bitmiştir. 

Zaman kaybın için üzgün değilim. Ben o kadar kaybediyorum ki, sen kaybetmişsin çok mu...

Mayıs 27, 2011

Bazen diyorlar "Neden?", hatta bazen değil, sıklıkla.
Diyorum, nedeni yok. Böyle bir şeyin nedeni olmaz.
Sonra "zaten unuttum" diyorum. Yalan!
Unutmayı kim istiyor ki...
Peeh.
İstesen de, bir elbise, bir kolye, bir hayal, bir rüya... yetiyor.
Bin anı oluyor.
Alıyor beni, yoğuruyor. Atıyor bir kenara.
Halbuki o elbise dolapta dursa, o kolye kutuda saklanmaya devam etse...
Aslında böyle daha güzel.

Mayıs 25, 2011

LH 1786

Güneşin son ışınlarıyla aydınlanıyorum şuan. Uzaydan bakıldığında dünyaya, bir tarafın aydınlık diğer tarafın karanlık olduğu bir çizgi vardır ya, tam oradan geçiyorum. Aydınlıktan karanlığa doğru... Aşağısı burdan önce kararmış, buranın da pek zamanı kalmamış. Aynı anda yıldızları, güneşi ve ayı görmeme çok az kaldı.

Yeryüzü pazıl gibi. Ayrılmış, birleşmeyi bekleyen, kimi yerlerde şekilli kimi yerlerde darmadağınık parçalar... Göller ve nehirler de arada kalmış boşluklar sanki.

Kimbilir o bir sürü kıvrımlar yapmış nehir ne hızlı akıyordur. Burdan, sanki güzel bir akşam yemeğinden sonra, eline almış birasını, puf koltuğunda oturup en sevdiği diziyi izliyormuş gibi görünüyor, sakin, sessiz...

Hava kararıyor. İki ya da üç dakikası var güneşin tamamen dünyanın diğer tarafına geçmesine. İleriye baktıkça ürperiyorum. Karanlığın içinde duran gri bulutlar... Sabahları çarşaf gibi olan denizin üzerinde parmak uçlarımda yürüyorum sanki.

Sallanıyoruz. Dışarıyı görebilmek için pencereye dayadığım alnım sarsıntılarla pencereden ayrılıp tekrar birleşiyor. Kocaman bir bulutun içindeyiz şimdi. Yoğunluk değişiyor, değiştikçe uçuş bilgileri değişiyor. Otomatik pilot -pilot kahvesini yudumlarken- emredileni yapmak zorunda olduğu için değişikliklere kendince cevap veriyor. Yapması gereken ona daha önce söylenmiş. Birkaç matematiksel denklem. Hepsinde tüm bilinmeyenleri bulup yerleştiriyor. Ve uçmaya devam ediyoruz. Sessiz çığlıklarla, ileri...

Bulutlar kocaman bitter çikolatalı bir pastanın üzerindeki kremşanti gibi duruyor. Pastanın sahibi pek gösterişi sevmiyor anlaşılan. Aa hayır yok, sanırım çilek sosu da var kenarlarda. Güneş batarken bulutların bazıları kızarmış... Ve işte, mumlar da teker teker yanmaya başladı pastanın üzerinde. Şiddetli bir nefes lazım söndürebilmek için.

İşte o an ben derin bir nefes alıyorum, sonra biramdan bir yudum daha.

Ayaklarım yere bastığında üzerime az önce içinde olduğum bulutlar çöküyor. Kafam hafif yanda hafif önde, omuzlarımda çantamın baskısından başka, tarif edemediğim bir diğeri... Adım atmaya sonra sabit hızda yürümeye başlıyorum.

Mayıs 12, 2011

Lotus Flower-Radiohead.
Dinleyin!

Mayıs 06, 2011

Nisan 19, 2011

Milyonlarca kelime, milyonlarca rakam dolanıyor etrafımda. Biri gözümün önünden geçmeden, bir diğeri giriyor görüş açıma, hatta bir kaçı, binlercesi. Aniden. Hızla.

Şimdi buraya yazacak olduklarım da netleşmiyor işte bu yüzden. Sayılarla, denklemlerle anlatmam lazım belki de. Bir sonucu olduğunu bilsem keşke. O zaman denklemi çözüp ulaşabilirim sonuçlarına. Değerler çıkar ortaya, netleşir bir şeyler.

Mutlu olmak benim elimde. Unutmuşum.

Nisan 14, 2011

Hava o kadar kapalı ki. Fırtına üzerime üzerime esiyor sanki. Mükemmel. Ağır, koyu gri bir takım elbise, takımın içinde bembeyaz gömlek ama ceketten önce yine koyu gri bir yelek, yuvarlak burunlu, düz taban bir ayakkabı giymiş, elinde simsiyah çantası kafasında klasik ama modaya uygun fötr şapkası, boynunda fransız tarz siyah atkısıyla, kaşları çatık yürüyor sanki. Bugün hava erkek. Bugün hava sert. Ağır. Yoğun ve...Aşık.

Hava beni çarptı. Kendi cool(!)luğumu bıraktım bir kenara, onu izledim, izliyorum. Bazen nefes bile almadan. Hayranlık duyarak.

Yağmur damlaları düşmeye başlıyor, farklı açılarla ve farklı hızlarla. Kiminin çapı küçük kimi sanki bir koca kova.

Ben yine bıraktım kendimi. Yine güçsüzlüğüme yenildim. Gücüm güçsüzlüğüme karşı güçsüz yine. Yine özledim. Aniden. Bir anda. Pat diye.

Unutmak yok. Unutmuşluk yok. Unuttum yok. Unutmayacağım işte var. Israr var istek var yine. Yine var, hep vardı, hep varmış hep olacak hep olacakmış. Yapacak bir şey yok.

Ya sanatçılar yavaş, seni alıp başka yerelere götüren, benim söylediğim cümlelerin aynınsını kullanarak, denize karşı oturmuş biralarını içerken sevdiklerini düşünerek ve gözleri dolup o tek damla düşerken yazmayacaklar şarkılarını, ya da ben artık müzik de dinlemeyeceğim, hava yağmurlu olduğunda dışarı da çıkmayacağım hatta pencerenin önünde de oturmayacağım.

Hangisi olmayacak. Hiç biri. O zaman ben de unutmayacağım...

Nisan 01, 2011

Kral çıplak, kimse gıkını çıkartmıyor.

Şubat 21, 2011

Şarap

Sokak renkli. Kalabalık. Işıl ışıl. Küçük büyük bir sürü mağaza var. Yol tek şerit, bence olması gerekenin tersine akıyor. Tek şerit diyorum ama iddalı sürücüler "Bakın biz üç araba yanyana birbirimize korna çalarak gidebiliyoruz" imajı veriyor. Bu caddeyi biraz(!) daha kalabalıklaştırıyor ama ben seviyorum. Bir de caddenin kenarına park etmeye çalışan sürücülere başka yere odanlanmış halde yol göstermeye çalışanlar var. Onlara bayılıyorum.
Bu aralar sokak çalgıcıları daha bir yaygınlaşmaya başladı ve bu beni sevindiriyor. Daha eğlenceli ve daha yürülebilir bir hal alıyor böylelikle. Adımlar ritimleşiyor. Gitar, saksofon, adını bilmediğim ama kanuna benzeyen, biraz daha küçük, garip sopalarla tellerine vurulan ve her vuruşta farklı ton oluşturan bir müzik aleti... Güzel sesler, güzel zaman.
En çok da yolun ta en başından başlayıp, yokuş aşşağıya hızlanmamaya çalışarak ama bazı yerlerde kendimi koşarken bularak yürümeyi seviyorum. Bu aralar biraz soğuk ve yaza göre daha uzun yürüyüşler oluyor ama botlarım olmadığında beş dakikamı kazanıyorum tekrar.
Çok sevdiğim ve havanın ısınmasıyla akşamları bir yerlere gitmeden önce çimlerde uzanarak içmeyi planladığım parkın yanından geçerken benim de köpeğim olsun istiyorum.
Bu caddeyi boylu boyunca yürürken elimde kahve varsa ayrı, bira varsa ayrı hissediyorum. Birayı içerken bazen kötü bakışlara mağruz kaldığımı düşündüğümde hızlı hızlı içiyorum ve muhtemelen yorgun da olduğumdan başım dönerek ve yoldaki mantarların üzerinden zıplayarak yürüyorum, hafif de sırıtarak, insanlara boş boş bakarak. Genelde akşamları yürüdüğümden gözlerimin de döndüğünü anlamıyorlardır sanırım. Ama eğer kahve içiyorsam büyük ihtimalle tam bir suratsız olarak yürüyorum. Kahve beni düşünmeye itiyor tahmin ediyorum. Her yudumda başka bir şey geliyor aklıma, belki başka insan, başka hayal, başka şehir. Evet kahve önemli.
Bugün boş yürüyüşlerimden bir tanesini daha yaparken ara bir sokağa döndüm, ışıklı bir bahçe daha önceden de dikkatimi çekmişti. Oraya doğru yürürken küçük bir şarap mağazasına denk geldim. Sevimli bir yer. Sahibi de baya ilgili. Şaraptan pek anlamadığımı ama bu aralar ciddi bir şekilde içmek istediğimi, aslında sevmediğimi ve bana yumuşak içimli bir tane önermesini istedim. O da yarı tatlı yunan şarabını önerdi. Aldım hemen, henüz içmedim. İçince detaylandırırım. Belki.
İşte öyle. Seviyorum burayı...
Burası Tunalı. Ankara'da, doğduğum ve büyüyor olduğum şehirde. Benim şehrimde...

Şubat 15, 2011

Bir şey istersin de hani, onu elde edince daha çoğunu istersin... İstersin, hiç hayır falan deme bunu okuyosan sen de insansın benim gibi. Senle benim çok bir farkım da yoktur, yani sen de yemek yersin ben de, sen de uyursun ben de. Her insan aynı. Bitmiştir. Benim kafam bu. Ordan konuşuyorum. O bitirdi. Bitti. Sinirlenme.
Ne yapayım? Ayakkabılarımı çıkartıp sokaklarda mı koşayım, gömleğimin düğmelerini açıp Atakule'den Kuğulupark'a mı uçmaya çalışayım, Eymir'e gidip donmuş ama çözülmek üzere olan gölün üzerinde taklalar mı atmaya çalışayım, mesajlar mı yazayım canımın istediği evlerin önlerine bırakmak için, arkadaşlarımla kavga edip eve dönerken kasayla bira alıp kırmızı duvarlı odamda sarhoş mu olayım, yaptığım uçakların boyalarını kazıyıp tam zıt renklere mi boyayım tekrar, pazıl parçalarını çarşaftan bahçeye serpip çimlerin üzerinde mi yapayım. Ne yapayım? Ne yapmalıyım? Sıkıldım.
İnsanlara laf anlatmak nedendir! Neden! Gülmüyorum, sana ne!
Sevmiyorum, sana ne!
Büyüdüm, dünden daha büyüğüm hatta bu cümleyi yazdığımdan da, bu virgülden beri de. bu noktadan, ve şunlardan...
Üzülüyorum. Farketmiyorum. Farkediliyorum.
Sıcak basıyor bazen. Uyuşuyor başım, derin nefes almazsam bayılcakmış gibi oluyorum, arabadaysam camı açıyorum, evdeysem suratıma soğuk su çarpıyorum. Sıkıntı beni bastı, sıcak basmasından daha çok acı veriyor.
Sana bunu neden anlattım? Sen?
"Why can't you just hold me" çalarken bu yazı bitmeli!

Şubat 14, 2011

Regensburg

Gerçek dünyama döneli tam bir yıl oldu!


Ocak 29, 2011

Bence bu tam anlamıyla bir sabır testi. Herkes bu testin içinde. Ben (ve belki başkaları) bu testte deneğim. Deneniyorum. Sabırlı mıyım, ne kadar dayanırım, dayanır mıyım, dayanır mı, dayanır, dayan, da???
Bu ne biliyor musun, bir hiç. Bir şey yapmak için uğraşılan bir hiç. Tam olarak ama, hani sözlülk anlamıyla. Saçmalıktan öte değil bu olay. Bu ne Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ne kış, ne oyun, ne üniversite, ne de dünya!! Bu bir şaka, ben de bir denek!
Oturduğum masada kocaman bir çiçek var, halbuki önceki gece işlerimi bitirip gittiğim zaman sadece 3-5 tane, kenarları kemirilmiş, dibinde bazılarını yoğunluktan içemediğim için bir parmak kalmış kahve bardaklarım vardı aynı masanın üstünde. Bir geldim ki sabah, gelin arabası gibi süslemişler masamı. Sevmedim, ama kaldırmadım.
Çinliler dünayaya açılmasın abi, ingilizce bilmiyorlar, bilseler anlatamıyorlar, anlatsalar anlaşılmıyorlar. Yapmasınlar, orası güzel, tamam havası baya kirli ama olsun, yapmasınlar, orda kalsınlar.
Ruslar ve İsveçliler de bu kadar güzel olmasın abi. Çok güzeller, çok! Upuzun, incecik, sapsarı...
Çinlilere geri dönüyorum. Acil. Beynimi yaktılar az önce. İngilizce konusunu açmayacağım tekrar, ama çince anlamadığımı biliyo olmalılar bence. 4 kişiler beni de 5. olarak aldılar aralarına sohbet ettik resmen. Manyak bunlar. Anlamıyorum kardeşim AN-LA-MI-YO-RUUM! Ne çinceymiş yahu!
Kanada ve Kore favorim, temiz insanlar.
Dün Kazakistan USA yı hokey maçında öyle bi yendi ki... 5-0. bu çok anlamsız gelebilir bazılarına, bazılarına da son zamanların en süpriz olayı gibi gelebilir. Ben bu maçın çekişmeli olacağına inanan ender insanlardandım ve gördük hepbeaber. Kazaklar iyi! Tamam itiraf edeyim bu kadar ben de beklemiyodum, çekişme sonunda USA alır diyordum ama süper maçtı. Süper. The Süperist!
Tek başıma, tek bir masada, tek tük geçen insanlar arasından tek solukta yazdığım bu saçma yazımı okuduğunuz için danke, zaman kaybınız için sorry!

Ocak 23, 2011

lanet olsun! adam ne kadar nefret ettiğim
ses varsa çıkartabiliyor!!!