Şubat 26, 2009

Resim

Bir merdiven. Üstünde duran iki figür. Sevgililer. Erkek azıcık kızmış ama sevgisi t-shirtünden fışkırır derecede fazla, bu belli. Kız önde olabildiğince sevimliliğiyle durup, deklanşöre basmaya hazırlanan insana bakmakta. Arkada yüzlerce insan, onların da ellerinde kameralar, makineler. Sessizmiş gibi görünen fotoğraf aslında çığlıklar atarak sevgi saçıyor. Rüzgarın savurduğu saçların dalgalanması havayı arttırsa da, sevginin rüzgarla dağılmasına izin vermiyor. Ortama gergin bir huzur hakim. Tam karşıda bir bina var, içinde kim bilir birbirini seven kaç insan var. Yapı çok güzel, mekan çok güzel, muhit çok güzel. Merdivende duran insanlar da çok güzel.

Erkek uzaklara bakıyor, demin de bahsedildiği üzere suratı limon yemiş gibi, asık. Gördüğü ya da hayal ettiği kötüklüklere canını sıkmış olmalı. Ondan sonraki günlerin çok zor olacağını anlamış olmalı. Kollarını bağlamış ve kendi içine çekilmiş. Tek ayak önce, bir ağa tavırları... Yanıbaşındaki kız bekliyor hala. Poz yerli yerinde ve muntazam. Arkada arabalar kalabalığı delip gitmek istiyorlar ama ne mümkün. Herkes fotoğraf çektiren o iki figürün sevgisinin manetik alanı dahilinde sıkışıp kalmış durumda. Merdivenin taşları eskimiş ama bu zamana kadar böyle bir sevgiye tanık olmamış gibiler. Üstünde var olanları hemen atıp sadece aşkı barındırma düşüncesindeler. Bu bir masal, bir resim. Ve bu resim bende. Yarım saattir ona bakıyorum, gözlerimi kırpmadım. Özledim!

thy

Oları ne kadar sevdiğimi beni bilenler illaki biliyordur. Sevgimi anlatmaya yetecek kelimelerin olduğunu pek sanmıyorum. Aslına bakarsanız bunu çok fazla ifade edebildiğimi de sanmıyorum. Ancak "uçak" diyince akan sular duruyor benim için. Gökyüzünde, oraların hakimiymiş gibi süzülen, çok uzaklarda gördüğümüzde bembeyaz bir nokta ya da geceyse parlayan bir yıldız olarak gördüğümüz uçaklar...

Acı haberi herkes gibi sabah saatlerinde aldım ve günüm bütün heyecanını yitirdi. Kendime tatil etmiştim bugünü, dinlenecektim. Fakat gözlerim yaşlı gezdim bütün gün gerçekten. Belki sadece 9 kişinin ölmüş olması bir mucizedir böyle bir kazadan, ancak sonuçta bir kişi bile olsaydı hatta hiç olmasaydı da o olayın etkisi yeteri kadar acı olurdu zaten. Kaybettiklerimizin arasında yılların deneyimi ve eğitmeninin yanı sıra bu işe gönül vermiş öğrenci pilotların da olduğunu düşündüm. Düşünüyorum, bu devirde, bu ülkede, bu iş bu kadar pahalı ve emekle elde edilirken kayıplar bu denli olduğu sürece havacılıktaki bu kalkınma nasıl gerçekleşecek ülkemizde. Elbette yolda yürürken bile garantimiz yok, kafamıza saksı düştüğü için de hayatımız sona erebilir, pamuk ipliği, evet. Ama bunun önlemini almamız gerekiyor bence. Çok değil belki bir sene bile olmamıştır, Isparta'da da bir uçak düşmüş ve hem yolcular hem de pilotlarımız hayatlarını kaybetmişti. Dünya üzerinde de çeşitli uçak kazaları meydana geliyor evet, sürekli kaybedilen değerler oluyor. Fakat bu bizim ülkemiz için ekstra bir kayıptır.

Düşüncelerimi tam olarak yansıtamamış olabilirim, demek istediğim şu ki, şartlarım elverse gözümü kırpmadan, tek saniye düşünmeden kendimi vereceğim tek meslektir. Saygı duyuyorum, önlerinde eğiliyorum ve onlara gittikleri yerde huzur diliyorum.

Şubat 22, 2009

Rüya

Bir sevgilim var, görebilmem için sürekli uyumam lazım. Onu hissedemiyorum belki ama seviyorum ta derinden. Buna eminim. Unutmaya da çalışmıyorum artık. Bir işi "başaramadı" damgasıyla bitirmek istemiyorum. biliyorum çünkü bu yaşımda başaramayacağım. Olmayacak. Ben sadece her zaman uyuyup, onunla herkesten gizli buluşmaya devam edeceğim. Kozmik evren kendini toz bulutuna çevirene kadar aklımdaki bulutlar sürekli yağmur bırakacak. Farkındayım, saçmalık. Ama engel olamadıktan ya da olmadıktan sonra yüz metre daha hızlı koşuluyor bu bir gerçek. Aslında dünya üzerinde akrebi görünce korkmayacak ve anında ortamı terk etmeyecek insan oranlama yapılırsa gerçekten çok küçük bir dilimin içindedir, fakat gelgörki yelkovan ondan çok kormuyor, yavaşça uzaklaşıyor ondan. Bu da benim işimi zorlaştırıyor. Ama bekliyorum o günü. Hani telefonu elime alıp, rahatça "naber" demek için arayabileceğim günü.. Bekliyorum...

Şubat 19, 2009

$

Gerçekten onun için mi yaşıyorum? Onun için mi bu savaş? Dünyamı o mu döndürüyor, o mu yön veriyor hayatıma? Zamanı da o mu akıtıyor? Atomları o mu inceliyor, o mu buluyor formülleri?

Gerçekten hükmediyor değil mi bana. Belki gerçekten mutlu olabileceğim bir yerdeyim, kim bilir belki de gerçekten çok mutluyumdur. Onun baskısı beni daraltıyordur belki, belki o beynimin en bilinmeyen yerinde paşalar gibi oturup, hareminden cariyelere sesleniyordur.

Onu çok sevmiyorum, hatta hiç sevmiyorum! O kendini önemli sayıyor bence, herkesin gözdesi. Dünyada sadece onun sözü geçiyor. Sadece ona saygı duyuluyor ve sadece onun önünde hiçbir kapı kilitli kalamıyor. O değil mi bütün bu çektiklerimizin tek sorumlusu. Her şey, havada dönüp duran oksijenlerden bir gurubunu daha içimize çekmek değil mi? Öyle. Her şey o. Herşey nefes. Kimle aldığının da sadece lafta anlamı olduğu bir yaklaşım. Sadece amaç. Yönetici, belki de yaratıcı.

Tek saygım üstündeki Ata'm. Başka hiç bir yanını sevmiyorum. Ama mecburum inkar etmiyorum. Boyunduruğu altındayım, evet. Ama inkar edenler hata ediyor. Mecburum/z. Hayallerim ve istediklerim var, insanoğluyum, aç gözlüyüm. Bir görünce bin istiyorum. Hayallerinin peşinden git diyen atalarımız keşke Lidyalı'lara da bir atıfta bulunsalardı da bu dünyayı elinde tutan kağıtlara boynumuzu eğmeseydik.

Şubat 18, 2009

Aslında yazıları düşünerek yazabilmeyi isterdim. Düşünerek yaşayabilmeyi ve düşünerek karşımdakiyle konuşabilmeyi. İki tik tak arasındaki mesafenin daha geniş olmasını ya da hissedilebilmesini isterdim, hareketlerime yön verebilmek ya da en etkili hamlemi yapabilmek için. Gördüğümde düğümlenmemek, o tik tak arasında yeteri kadar düşünüp olabildiğince güçlü durmayı isterdim.

Küçük bir çocuk denize teker teker taş atıyormuş. Önceleri büyüklükleri parmak boğumunu geçmezken sonra sonra avuç boyutuna ve hatta kafasının boyutuna eşdeğer taşlar bulup atmaya başlamış denize. Görenler kuşkusuz denizle bir alıp veremediği olduğunu sanmışlar. Zamanın içinde kaybolan küçük, her gelişinde kendini aşıp taşları denize doldurmaya devam ederken denize girmeye karar vermiş bir gün. Gözlüklerini takıp atladığında yoruluncaya çırpmış kol ve bacaklarını. Ufkun hangi taraf olduğunu karıştırana kadar yüzmüş ve yüzdükçe görmüş taşları. Düşünmüş sonra: "Ben ne kadar çok söz vermişim farkında olmadan. Ne kadar çok taş var bu denizde."

E çocuk küçük. Anlamıyor. Denizdeki tüm taşları, kendisinin, verdiği ve yerine getiremediği sözler için attığı taşlar olduğunu sanıyor. Ama küçüklüğünün henüz onunla tanıştırmadığı başka bir şey var. Dünya her saniye verilen milyonlarca sözle dönüyor. Bu milyonların belki sadece bir tanesi tutuluyor, belki o bile değil...

Elbet ben de bir gün sözümü tutup unutacağım. En azından olasılık hesaplamaları bilimsel gerçekliğini koruyor.

Şubat 14, 2009

Bu zamana kadar on bini aşkın parça birleştirdim. Kimilerini birleştirirken aklımdaydın, kimilerini zaten beraber birleştirmiştik. Baktığım yerlerde birleşmeyi bekleyen parçalar gördüğüm zaman içimin cız etmesine dayanamayıp hemen kalkardım yerimden, gidip onun sevdiğini bulmaya yardım ederdim. Bulup taktıktan sonra karton parçalarının tebessüm ettiğini görebilir misin? Ben görebiliyordum işte. Sonsuz teşekkürlerini iletirlerken diğer yanlarındaki boşluğu da doldurmam için yağmurda ıslanmış ve aç kalmış küçük bir köpek yavrusu gibi bakıyor olurlar sanki. Dayanamazsın. Gidip yüzlercesinin içinden ararsın onun istediğini. Bulunca kendin de çok sevinirsin, karton da. Karton diyip geçme onun da sevebileceği bir yüreği var derim sürekli. Düşünürüm. Gördüklerim ve yaşadıklarım öğretti bana bunu. Her nesnenin sevebildiğine ve bağlanabildiğine inanırım. Mesela yatağımın üstünde üzgün ama çok sevimli surat ifadesiyle duran eşeğim... Onu bir gün görmemezlikten gelsem üzgün suratı artık gerçeği ifade etmez mi. Onun da pamuk dolu içinde, pamuk gibi bir kalp yok mu? Var elbet ama hayal ettiğin/m kadar.

Sen de hayal ettiğim kadar varsın artık. Bu bir gerçek! Bunu bana zorla öğrettin, süründürerek belki, belki de gülümseyerek. Ama kazanıyorsun. Benim başarısızlığım değil sen başarıyorsun. Sen gidiyorsun uzağa. Sen bırakıyorsun dünyayı. Onun sana hükmetme amacı yok sen dolandırıyorsun aklını ya da benimkini. Sen suçlusun evet ama hayal ettiğin kadar değil. Daha fazla. Ben bırakıyorum hayallerimi şimdilik. Bakmam gerekiyor önüme, bilmem gerekiyor... Yerde sere serpe yayılmış parçalara bak. Komikler şimdi, her biri kendi eşinin en az 50 parça uzağında. Biririni tamamlayan parçalar çok alakasız yerlerde. Ama bunu sen farkında değilsin. Farkında olan ve mutsuz olan benim ve o parçalar, sen yaşamana bak.

Şubat 08, 2009

İstanbul

Denize baktığında arkada akan trafiğin sesinin üstü çarşaf edasında örtülüyor, fonda derinden gelen bir müzik, aklında binbir düşünce gelip geçen gemilere, vapurtlara ve botlara bakıyorsun tabi bir de karşında duran heybetli yapıya: köprüye. Atlayıp karşıya kadar yüzsem de o yalıdaki teyze bana sıcacık bir kahve verse ve boğazın güzelliğini keyifle izlesem diye düşünüyorsun. Tabi eğer bensen.

Sokaklar, hiç bir zaman dilimi içinde boş kalmadığı gibi her yaştan ve renkten insanlarla dolu. Kalabalık ister istemez korkutsa da, o hava, korkularının önüne geçip keyif almanı sağlıyor. Hem bence eskisi kadar trafik sorunu da yok artık İstanbul'da. Gayet sistemli görünüyor. E şehir büyük tabi, haliyle bir yerden bir yere zaman alıyor ama alışınca sorun yaratmaz diye tahmin ediyorum.

Bu tahminler ve iltifatlar İstanbul'u bu sefer gerçekten çok sevdiğimin kanıtı sanırım. Ben ki "Nesi var be, koca şehir, bir yere gitmek istesen gidemiyosun, gitsen dönemiyosun, bu ne böyle!" diyen insan, şimdi, "Acaba İstanbul'a yerleşsem nasıl olur, ne iş yaparım" düşüncelerine daldım.

Aklım karışık, kendime kızıyorum. Daha iyisini istiyorsam da aklım sabit. Hayırlara vesile olsun.