Küçük bir çocuk vardı, elinde şekerlemeleri. Sadece pencerenin önünde oturur, sokaktan gelip geçenleri seyrederdi. Büyüyünce olmak istediği mesleğe karar vermek için herkesi iyice tepeden tırnağa süzerdi. Anladıklarını not eder, anlayamadıklarını betimleyecek sözcükler bulur, sonra hepsini detaylı araştırırdı. Aklına yatanlarla ilgili hayal kurar, oynadığı oyuncaklarına ya da hayali arkadaşlarına ona göre isim ya da sıfat takardı.Zaman geçtikçe kararı yerine oturmaya başlamıştı. Artık ona doğru gitmek istiyordu. Elinde şekerlemeler yerine artık dergiler kitaplar vardı bir süre sonra. Okuyordu sürekli, bir şeyler karalıyordu. Aklına gelen tek bir kelimeyi bile değersiz görmeyip hemen not ediyordu. İlerde işine yarayacak, elindeki bulmaca gibi karelere bölünmüş dünyanın anahtar satırını çözmek için kullanacaktı. Bunu biliyordu.
Hedefleri, belli bir yaşa gelince, artık gerçekleştirilmek üzere birbiri ardına dizilmişlerdi. Sadece onu bekliyorlardı. Sadece gelmesini ve ilgilenmesini. Önünde birikenlerin, küçükken kurarkan bu kadar heybetleneceğini düşünmemişti elbette. Sadece koymuştu bir kaç kural, ona göre yaşamak istemişti. Üstüne üstüne gelenlerle başa çıkmak zordu ve yardım edeni yoktu.
Sıkıldı sonra, bıktı her şeyden. Çekti elini eteğini, bıraktı havayı aksın istediği yerden ciğerlerine. Tek derdi boğazı oldu, yesin içsin hayatını geçirsin.
Aklına geldiğinde içini tek cız ettiren şey, o güzel çerçeveli pencereydi. Onunla kurmuştu hayallerini ancak onu yüz üstü bırakıyordu. Güle güle pencere, dışarı senin gösterdiğin kadar temiz ve net değilmiş...
