Ağustos 21, 2008

Pencere

Küçük bir çocuk vardı, elinde şekerlemeleri. Sadece pencerenin önünde oturur, sokaktan gelip geçenleri seyrederdi. Büyüyünce olmak istediği mesleğe karar vermek için herkesi iyice tepeden tırnağa süzerdi. Anladıklarını not eder, anlayamadıklarını betimleyecek sözcükler bulur, sonra hepsini detaylı araştırırdı. Aklına yatanlarla ilgili hayal kurar, oynadığı oyuncaklarına ya da hayali arkadaşlarına ona göre isim ya da sıfat takardı.

Zaman geçtikçe kararı yerine oturmaya başlamıştı. Artık ona doğru gitmek istiyordu. Elinde şekerlemeler yerine artık dergiler kitaplar vardı bir süre sonra. Okuyordu sürekli, bir şeyler karalıyordu. Aklına gelen tek bir kelimeyi bile değersiz görmeyip hemen not ediyordu. İlerde işine yarayacak, elindeki bulmaca gibi karelere bölünmüş dünyanın anahtar satırını çözmek için kullanacaktı. Bunu biliyordu.

Hedefleri, belli bir yaşa gelince, artık gerçekleştirilmek üzere birbiri ardına dizilmişlerdi. Sadece onu bekliyorlardı. Sadece gelmesini ve ilgilenmesini. Önünde birikenlerin, küçükken kurarkan bu kadar heybetleneceğini düşünmemişti elbette. Sadece koymuştu bir kaç kural, ona göre yaşamak istemişti. Üstüne üstüne gelenlerle başa çıkmak zordu ve yardım edeni yoktu.


Sıkıldı sonra, bıktı her şeyden. Çekti elini eteğini, bıraktı havayı aksın istediği yerden ciğerlerine. Tek derdi boğazı oldu, yesin içsin hayatını geçirsin.

Aklına geldiğinde içini tek cız ettiren şey, o güzel çerçeveli pencereydi. Onunla kurmuştu hayallerini ancak onu yüz üstü bırakıyordu. Güle güle pencere, dışarı senin gösterdiğin kadar temiz ve net değilmiş...

Ağustos 15, 2008

Şıpıdak terlik

Merhaba koca dünya, artık mola zamanı, artık ayaklarımı kumlara gömme zamanı, artık elimde kitabım, önümde sonsuza uzanan deniz, tepemden geçen uçaklara arkadaşlık etme zamanı, artık tatil zamanı...

Birbiri ardına, hatta bazen biri bitmeden diğeri başlarcasına koşturduğum aktivite yığınlarına kısa bir ara vermek üzereyim. Değişik bir duygu bu, nasıl desem.. Böyle elindeden şekeri alınan çocuğa ağlamaya başlayacağı milisaniye içerisinde daha büyüğünü ve renklisini vermek gibi, ya da önünde koşan atletin senden önce bitiş cizgisine varmasını izlerken birden onun tökezlemesi ve senin onu geçmen gibi, çalıların arasında kaybettiğin basketbol topunu araken, diğer kaybettiğin voleybol topunu bulmak gibi değişik bir heycan benim için. Beklenmedik olduğundan değil, olabileceğine ihtimal vermediğimden... (Hadi aradaki farkı kavrayın) Çok yoruldum cidden, dinlenmem gerektiği düşüncesi aklımdan çıkmıyor haliyle. Bastırmaya çalışsam da yaptığım işlere konsantre olma açısından, patlama durumuna gelmedi de değil hani.. Biliyorum sadece 2-3 saat kaldı özgürlüğe...

Ancak düşünün, feci halde sıkışmışsınız, terler akıyor alnınızdan ama size 2-3 saat daha dayanman gerekiyor diyorlar. İşte o zaman durup düşünmek gerekiyor bir kaç saniye daha, acaba gerçekten beklemeli miyim, dayanabilir miyim yoksa kimseyi sallamadan koyversem de ratahatlasam mı?

Ağustos 12, 2008

Vaz geçme, asla!

Arayan mevlasını da bulur belasını da demişler. Ben belamı bulmadım bu sefer. Çok uzun süredir dinlemek istediğim bir şarkı vardı ama sadece bir kaç kez arabada radyoda denk gelmiştim o da sonu oluyordu genelde. Aslında genelleme yapılmaz çünkü sadece iki kere dinledim sanırım. Ama beni bağladı kendine. Aylar geçti ama gerçekten, ki düşünün antrenmana giderken dinlemiştim en son ki benim antrenmana gitmediğim yıl olacak.

Biraz önce de yarın sabah (kaçta olduğunu henüz bilmiyorum) taşınacağımız bana sonunda dank etti ve e ben de hazırlanıyım bari modunda bütün kutularımı düzenliyordum ki cd kutum çıktı arkadalardan. Tozlanmış, yıpranmış.. Bir açtım ki bir sürü cd nefes alamamanın verdiği darlıkla oksijen diye bağardılar resmen. Sonra bunlar nelermiş acaba diye bakmaya başladım teker teker. O sırada arkada mükemmel sesli kadın Dolores O'Riordan var tabi... Sonra içlerinden biri gözüme ilişti: "Pinhani". Dedim birazcık da bunu dinleyim bari.

Şarkılar peşi sıra ilerlerken ben kutulama işlemlerine devam ediyordum tabi. Ve işte tam o anda, tam o sırada o uzun zamandır hasretini çektiğim mükemmel şarkıyı duymaya başladım. Hayretler içinde elimde kitaplarım bağırarak eşlik ediyordum kendime geldiğimde.. Harika, meğer Pinhani'ymiş ve dibimdeymiş...

Sonrası malum, çevir çevir dinle...


Yalnız kaldıysan kalkıp pencerenden bir bak
Güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü..
Dön bak dünyaya...
(...)

Bir sonbahar kadar yalnız
Bir kış kadar savunmasız
Ya da ilkbaharsan, yolun başındaysan...
Asla vazgeçme!
I think, we can be friends,
I can be your friend
If you need someone to talk to you about anything, I am here!

Well...

Oh, okey okey, it's cool!

No, I didn't mean that...

Okey, I see, it's cool!...

Ağustos 11, 2008

Sadece Bir Duvar Belki

Ben gerçekten çok garip bir insanım. Farkındayım. Ancak değişik bir açıdan bakılacak olursa siz de benden farklısınız, ne ben size ne siz bana benziyorsunuz, kabul. Peki, hiç düşündünüz mü size tamamen benzeyen bir insan olduğunu. Düşünmediyseniz ne ala ama eğer oldu da düşündüyseniz, nöronlarınızı dünyada düşünecek o kadar çok şey varken boşa görevlendirmişsiniz. Ben yaptım biliyorum.

Ağlama duvarı düşünün. Diğerlerinden farklı. Beş duyusu var insanlar gibi, düşünebiliyor da çok zorlarsan belki yorum da yapar hatta. Ama bir sorun var. Dışarıdan görünen bütün heybeti, yüceliği kısa süreli, usta örerken bu duvarı malzemeden çaldığını bütün ustalığıyla saklamayı başarmış. Aradaki çimentonun doygunluğu özümsenemeyecek düzeyde az. Fakat kullanılıcılar bilmemekte. Gelen konuşuyor, giden konuşuyor. Adın var bir kere, zamanında teşvik etmişsin gel de ağla diye. Genelgeçer bir düşünce hakimdir ya insanoğlunda "ağla açılırsın!" Bazen aklıma getirmeden edemem e peki "alışmış kudurmuştan beterdir" lafı ne olacak. İkisini de söyleyen atalarımızken, hangisini daha çok sevdiğimizi nasıl ayırt edeceğiz. Bence kendi sözlerini ya da sözcük gruplarını kendin belirlemelisin. Ağlayacaksan gidip bir duvara onu da düşüneceksin, rahatladıktan sonra içinden çıkanların onda bırakabileceği etkileri düşüneceksin. Yeniden geleceksin eminim ama bu sefer etkiyi düşük tut ki tekrar gelmeye yüzün olsun!

Ağustos 09, 2008

I'm trying to control myself
So, please stand in my way...


Will I forget in time,
You said I was on your mind?

Ağustos 05, 2008

Uzakmış Peh!

Uzak... Değersiz artık uzaklar. Teknoloji bizi bile nanometre mertebesine getririp çip çip yapacak kadar gelişmişken "uzak" kelimesi barındırdığı somut anlamları yitiriyor. Mecaz kullanıma açık ancak. E o da olmasa olmaz değil mi? Kafamı alıp nereye götürcem sonra, hem mecazda masraf da yok.

İyiki varsın lan... İyiki ordasın... En uzağımda, yanıbaşımdasın! Sağol...

Teşekkür ederim!

Ağustos 04, 2008

Zümrüd-ü Anka

Bu robot, Amerika'nın Mars'ta buz kütlesi bulan robotu. Geçenlerde yine iş başındaydı ve bu sefer biyonik kürek şeklindeki eliyle Mars'ın bu zamana kadar hiç gidilmemiş bölgesine gidip araştırmalar yapmış ve direkt "su"ya dokunmuş. Ayrıca bu biyonik kol sayesinde yüzeyde sodyum, potasyum, magnezyum ve klorür tespit etmiş. Bu elementler insanın bünyesinde bulunanlardan olduğu için ve topraktan gelme olayı bilindik bir konu olduğu için yakından "biz"den birileri Mars'ta türerse şaşırmayın derim :)

Vah :|


Ağustos 03, 2008

Gün bugün
Bugün aslında dün
Bunların hepsi yarın
Yarınlar hayat!

İnsanın istekleri akrep yengeçi kovaladıkça katlanarak artar, tıpkı ayın yörüngesinden 10 üzeri eksi 85 mikrometre kaymasıyla, kıyılara vuran su kütlelerinin artışının büyüklüğü kadar atar hem de. Zevkler sürekli değişebilir, sürekli başka ihtiyaçlar sürekli değişik tatlar denemek cazip gelebilir. Mükemmel hisler uyandırcağı düşünülen, ya da bu ne ya neden kalkıştım bu işe denen işler tersine dönüp, aksi yönde ivmelenerek devam edebilir.

İstiyorum ki bendeki bu istekler, bu içimdeki aç maymunlar sürekli iştahlarını kabartsın, sürekli yeni şeylerle çıksın karşıma..

Mutluyum, elimde akordeonum, aklımda pek de alışık olmadğım melodilerim, suratımda salak bi gülümseme, bekliyorum güneş doğsun... :)

Dengesiz Denge

Bir, yengeç dönencesi
İki, oğlak dönencesi...

Kuzey kutbundan suların lavabodan sağdan sola doğru dönerek akışı,
Güney kutbunda soldan sağa doğru...
Ekvator üzerinde ise dümdüz, sadece akması, ne sağa ne sola dönerek.
En güzeli
En temizi
En eğlencelisi
Denge
Lav patlarken ilk önce yukarı, sonra çekimle yere düşmesi
Oksijenin karbonlara bağlanması
Rakının yanında balık olması..
Ya da Orhan Veli gibi rakı şişesinde balık olma isteği..

Heyt dengesiz dünya, 23 derece 44 dakika yana yatsan neye yarar...

Ağustos 02, 2008

Yapraklar sarardıktan sonra vakit kaybetmeden düşerler

Dur önce bir
Bak etrafına
Silkelen
Karşında bir şey var
Bak ona
Güven

Bir ses duyuyorum
Bir uğultu
Saf çocuklar gibi
Git sesin geldiği yere
Otur orada uzunca bir süre

Bank var parkta
Kimse oturmuyor üstünde
Karşısında sonsuza uzamış deniz
Atlayasım geliyor
Yüzme bilmiyorum

Rüzgar çıktı
Saklan
Etraftan üstüne birkaç aşk parçası saplanabilir
Direnmelisin
Üzülme

Boynunu eğme
Her zaman dik olsun
Yukarıları hedefle
Mutlu olursun
Mutluluk soyut
Göremezsen düşme boşluğa

Elimde bir bilet
Gidişi hemen yarın
Dönüşü...
Dönüşü yok
Gidiyorum ötelere
Ta şu dağların ötesine
Gelme benimle

Korkuyorum
Hem de çok
Sana söyleyemem neden
Ben de bilmiyorum
Diliyorum sadece güzellikleri
Sonra başlıyorum direnmeye

Fark ettim
Kendimle konuşuyorum
Amaçsız
Sen zaten karşı dağdasın değil mi
Hedefim: yanın!

Bank da sensin değil mi
İnsanları üstünden atıp bana yer açan
Ya da deniz
Yüzme bilmesem de beni çeken
Ya da gökyüzü...
Hepsi sensin değil mi...

Biliyorum
Biliyorum, sus, söyleme
Hiç bir şey
Kendi saatim var kolumda
Kendi benliğim
Kendim ayarlayabilirim her şeyi
Bol şans
Öncelikle bana.. sonra belki de azcık sana...