Aralık 27, 2012
Aralık 21, 2012
Çok gergin ve stresliyim. Sürekli bir şeyler çalışmam, okumam gerekiyor. Şuan çok mutlu olmam lazım ama benim gözlerim dolu dolu. Neden bu kadar büyütüyorum? Neden bu kadar isteyip kendi kendimi kapana kıstırmışım ki. Kötü son düşünmek istemiyorum kesinlikle ama düşünsene, nasıl olur sonrası. İnanılmaz atıyor kalbim. Korkuyorum da. Ben ki bana bağlı olarak gelişecek şeylerden genellikle korkmayan bir adamım, bu sefer inanılmaz değişik hissediyorum. An oluyor çok mutlu hissediyorum, aniden bir gülümseme geliyor, bir huzur kaplıyor içimi, bazen de -şimdi olduğu gibi- hüzünleniyorum. İnternet de okumadığım yer kalmadı, sürekli bir takip içerisindeyim o da beni geriyor sanırım. Kendimi kendimle ölçmem lazım, kaldı ki yolun henüz başındayım, önümde koskoca 12 gün var. Oh be, evet daha çok var ben bu işi öyle eder böyle eder hallederim arkadaş.
Aralık 04, 2012
Önümde, masada hayaller, planlar, istekler, kitaplar, kalemler, bir kaç resim, bira, biraz su ve şu an bunları yazabildiğim bilgisayar var.
Az önce hayallerimden -onları gerçekleştirmek adına bilgisayarımda çözmeye çalıştığım testlerin asında soluk almak adına- kafamı kaldırıp biramdan bir yudum alacaktım ki hemen masanın köşesinde duran kitapların içinden ucu hafif dışarı çıkmış resimleri farkediverdim.
Ardından bana hatırlattığı bir kaç şarkıyı buldum internetten ve şuan onları dinleyip arada parmaklarımı klavyeden çekip biramdan yudumlar alıp geri dönüyorum yazmaya.
Anlatacak çok şeyim var, yazacak cesaretim olmasa bile. Laf uçup gidiyor sonuçta, söylediğini unutabilir insan en azından unutmak için hatırlamıyorum der ve inandırabilir kendini, olmazsa karşısındakini. Ama yazdıkların önünde sonunda buluyor seni. Uzun süre önce okuduğun kitabı hatırlamak için sayfaları karıştırırken arasından düşen bir kağıt parçası oluyor belki, belki de maillerinde oluşturduğun klasörlerin arasından rastgele seçip okumaya karar verdiğin, eskiden cevap verilmiş bir mail. Sen burada okuyorsun anlamaya çalışıyorsun. Belki ne diyor bu yine diyorsun ama uğraşma ben çok anlatamıyorum bu aralar.
Gömüldüm kendi içime. Sokaklarda sadece ben dolaşıyorum yine.
Az önce hayallerimden -onları gerçekleştirmek adına bilgisayarımda çözmeye çalıştığım testlerin asında soluk almak adına- kafamı kaldırıp biramdan bir yudum alacaktım ki hemen masanın köşesinde duran kitapların içinden ucu hafif dışarı çıkmış resimleri farkediverdim.
Ardından bana hatırlattığı bir kaç şarkıyı buldum internetten ve şuan onları dinleyip arada parmaklarımı klavyeden çekip biramdan yudumlar alıp geri dönüyorum yazmaya.
Anlatacak çok şeyim var, yazacak cesaretim olmasa bile. Laf uçup gidiyor sonuçta, söylediğini unutabilir insan en azından unutmak için hatırlamıyorum der ve inandırabilir kendini, olmazsa karşısındakini. Ama yazdıkların önünde sonunda buluyor seni. Uzun süre önce okuduğun kitabı hatırlamak için sayfaları karıştırırken arasından düşen bir kağıt parçası oluyor belki, belki de maillerinde oluşturduğun klasörlerin arasından rastgele seçip okumaya karar verdiğin, eskiden cevap verilmiş bir mail. Sen burada okuyorsun anlamaya çalışıyorsun. Belki ne diyor bu yine diyorsun ama uğraşma ben çok anlatamıyorum bu aralar.
Gömüldüm kendi içime. Sokaklarda sadece ben dolaşıyorum yine.
Kasım 20, 2012
İnsanları ne kadar yakından tanıdığını söylersen söyle bilmediğin tonla şey oluyor her zaman. Ne kadar yakınında olursa olsun sürekli kendi kendine yaşadığı, üzüldüğü, sevindiği, güldüğü, ağladığı anıları, anları oluyor. Herkes de bunu kendinden biliyordur zaten defalarca söyleyip hadi ya diye şaşırmaya gerek yok.
Öyle zamanlar oluyor ki bir anda sana anlatmaya başlayabiliyor karşındaki. Sen öylece anlam yüklemeye çalışmakla kalıyorsun sadece anlatılan o "değişik" şeye. Sana değişik gelen aslında en yakınındakinin hayatını şekillendiren, psikolojisini düzenleyen ya da darmadağın eden belki aptalca ama ona göre dünyayı döndüren aklını kurcalamayı en mutlu ya da en üzgün anında başarabilen şey. Ve sen o "şeye" sadece sessiz kalıyorsun duyduğun zaman, ne desen anlamsız ya da yersiz olacak belki.
Kafamı kurcalayan bir şeyle ya da birden çok şeyle yaşayabiliyor olmam bana özgü bir özellik değil. Aklında kurduğu cümleleri karşısındakilere söylememe lüksü onda da herkeste olduğu gibi varken ve bunu bilip görüyorken neden kendi üstüne gider ki insan sürekli. Kendine hükmedemediğin zaman sen nasıl sen olacaksın ki. Ya da aslında sen senin kölensin de farkında mı değilsin? "Sen" köleysen, sen kimsin peki ?
Düşünme olgusunu kontrol edebilmeyi isterdim. Beynimin bazen çalışmamasını istiyorum.
Kasım 15, 2012
Gece yarısını geçti saat. O hala odasında. Sadece masa lambası açık. Lamba yukarı bakıyor, lamba hizasının üzerinde olan bir kaç nesnenin gölgesi darmadağın tavana vurmuş, anlamsız, saçma, korkunç. O yüzden tavana çok bakmıyor. Hala önündeki beyaz sayfaya bir şeyler yazıyor bir hışımla ve aynı serilikle siliyor çoğunu. Üzerlerini karalıyor daha çok, karalarken kağıtta çıkan ses sinirlerini daha çok bozuyor ve aniden tepkileri sakinliyor. İşte yine yaptı. Beğenmedi yazdığını ve kağıdı fırlattı. Kağıt masa lambasının üzerinden geçerken tavandaki saçma şekillerin üzerini yavaşça kapladı sonra eski haline geldi tavan, karmakarışık ve korkunç.
Kağıt yere düştüğü an müzik değişti. Planlanmış gibi. Sakindi aslında müzik de ama hızlandı birden. Kağıdın masadan uzaklaştırılmasına kızan birileri var gibiydi melodilerin içinde. Fakat aslında o kağıt diğerlerinin yanına, yanları defterden koparıldıkları için zarar görmüş, kendi gibi yaralanmış diğerlerinin yanına gitmişti. Belki tekrar birleştikleri için mutlulardı kopanlar ve belki diğerlerinin de bir şekilde yanlarına geleceğinden emin gibi heyecanlılardı, kimbilir.
Öyle olmadı ama. Müziği değiştiren ve tavanda çeşitli karaltılar oluşturarak kendinden altı önceki kağıdın yanına düşen kağıttan sonra uzunca bir süre bir yenisi havalanmadı. Müzik de hep aynı tonda devam etti. Hatta gecenin karanlığı, kalemin kağıttaki sesi, adamın nefes alışı, belirli aralıklarla hapşırması ve yudumladığı kahvesinin boğazından geçerken çıkardığı can çektirici ses... Hepsi aynı tonda devam etti uzunca bir süre. Sanki zaman durmuş, adam yazacağı şeyi bulmuş ve yazdığı ona bu zamana kadar verdiklerinin kat kat fazlasını vermiş gibi, bir gülümse haliyle, devam etti yazmaya.
Sonra diğerlerinin aksine tek değişen yüzündeki gülümseme oldu adamın. Gece de hala aynı karalıktaydı halbuki tavandaki izler de aynı karmaşıklıkta.. Adam aniden yazmayı bıraktı. Suratı yerçekimine bıraktı kendini ve gözlerinden iki damla yaş düştü kağıda. Biri nokta oldu son cümleye, diğeri son cümleyi yaşanmış kılma adına mürekkebini dağıttı diğer cümlelerin üzerine.
Ve adam kalktı, hemen arkasındaki yatağına -açmadan- usulca uzandı, gözleri masadakinden daha ıslaktı şimdi.
Kasım 09, 2012
Tam karşımda bir kadın var. Koyu kahverengi bir parkenin üzerinde, hemen hemen aynı tonlarda, inceden kalına giden ayakları olan bir sandalyenin üzerinde ayaklarını yaklaşık 60 derece açmış, sandalyenin hafif ön tarafına doğru sırtı sandalyenin arkasına değmeyecek şekilde dimdik oturmuş, çenesine inanılmaz bir kibarlıkla dayadığı kemanını onunla sevişiyormuş gibi çalıyor. Hemen yanındaki boylu boyunca camdan gelen güneş yüzünden onu sadece bir gölge olarak görebiliyorum. Ben de duvara sırtımı daymış, kahverengi parkenin üzerinde, takım elbisemin ceketinin düğmelerini açmış, dizlerimi kendime çekmiş ve ellerimi diz kapaklarımın hemen altından kenetlemiş şekilde kadını izliyorum. Henüz dinlemeye başlamadım, izliyorum. Sert vuruşlarda kafasını hareket ettirişini, o hareketler sırasında saçlarının bulunduğu yerden tam aksi yöne salınımını, yerde dümdüz duran çıplak ayaklarını ve o sert hamlelerde kaldırarak parmak uçlarına yükselişini, gözlerini kapatışını, tonlardaki geçişlerde o geçişlere yardım eden gülümseyişini izliyorum.
Bu durum ne zamandır böyle sürüp gidiyor haberim yok. Sorgulamanın da anlamı yok. Huzur, dizlerime çekmemle pantolonumun toparlanmış paçalarından içeri girmiş yukarı doğru çıkıyor, tüm vücudumu dolaşıyor ve diğer paçamdan kötülüğü ve karanlığı alıp götürüyor.
Odanın içerisinde sadece kadının oturduğu sandalye ve camın hemen kenarındaki küçük sehpa var, üzerinde de bir kaç kağıt parçası. Kalkıp kağıtlardan uçarmışcasına sehpanın köşesinde duran diğerlerine göre biraz daha büyük olanı alıp camdan dışarıya bakarken müzik bir anda kesiliyor ve arkamı döndüğüm zaman sandalyenin bomboş olduğunu görüyorum. Elimdeki kağıda gözüm takılıyor o sırada ve kadın bu sefer de elimdeki kağıttaki kahverengi sandalyede kemanını çalıyor, ama şimdi sessizce, duyulmayacak kadar sessizce.
Eylül 30, 2012
Bu cümleyi yazana kadar sekiz tane bundan farklı cümleye başlamıştım aslında. Acaba onlardan üçüncüsüyle başlamış olsaydım nasıl devam ediyor olurdu bu yazı.
Gezmek istiyorum ben. Sorumluluk olmadan. Benim dilimi bilmeyenlerin arasında. Anlaşabildiğim ölçüde- istediklerimi alıp istenileni verebildiğim kadarıyla. Bir bara girmek istiyorum sonra kasabalardan birinde, yabancı birinin geldiğini herkesin farketmeyeceği ya da farketseler bile umursanmayacağım bir bara. Biramı söyledikten sonra meraklılardan bir kaç tanesinin gelip benimle sohbete dalmasını, kaç kadeh içtiğimizi önemsemeden güzel bir gece geçirebilmeyi istiyorum. Benim olmayan bir yatakta.
Sabah uyanıp kotumu gömleğimi giyip, çantamı alıp çıkabileceğim bir odada uyanmak istiyorum sonra. Trene binip nereye gittiğini umursamadan dört durak sonra inmeyi ve akşam yemeğini orada yemeyi istiyorum. Bu sefer içmeyi değil kendi odamda uzanıp bir önceki geceyi hatırlamaya çalışarak uykuya dalmayı istiyorum.
Yanımda birilerini istemiyorum evet. Aslında bir o kadar da istiyorum hayır. Benim kafam karışık. Ben hem aşık olmayı istiyorum hem bir daha hiç olmamayı.
En çok da çok okumayı istiyorum şuan. Bir de bu yazımın bitmesine yakın bitiyor olduğunu anlayıp sayfayı kapatmadan yanıma gelen, sıcacık kahvemi masaya koyarken dudağımla yanağımın birleştiği yere derinden bir öpücük konduran kız arkadaşımın olmasını istiyorum yanımda. Ama onun da öpücükten sonra yanımda durmasını değil odanın diğer köşesindeki koltukta kendi kendine takılmasını istiyorum. Ama gece benimle aynı yatakta yatmasını da istiyorum.
Bir de birden çok kişiyi sevmenin kimseye söylememek koşuluyla legal olduğu bir dünya istiyorum, benim yarattığımdan daha büyük ve kapsamlı olan. Hep sevmek ve hep sevilmek de istiyorum. En çok ben seveyim istiyorum dediğime inanmayıp en çok sevilenin ben olmasını istiyorum.
Ayrıca dünyadaki çok güzel kızların neden hep benden uzakta yaşıyor olduklarını öğrenmek ve mantıklı bir açıklama duymak istiyorum.
Bu yazıyı şımarık bir ruh haliyle yazmış olmayı da isterdim ayrıca. Yazarken The Voice Within çalıyordu. Canım Christina...
Çok şey istiyorum evet.
Gott sei dank.
Temmuz 24, 2012
Temmuz 14, 2012
First Solo Flight
İlk Yalnız Uçuş
10.07.2012
TC-CDB
Uçtum ben. Yalnız. Tek.
Kuleden piste giriş müsadesi istediğimde gözlerim dolu doluydu mutluluktan. Bütün haftanın, hatta uçuşların başladığı yaklaşık bir ayın yorgunluğu ve stresi o an gitmişti üzerimden. Kontrol uçuşunda ikinci inişten sonra hocanın kuleye "Tam iniş oldu, öğrenci ilk yalnızına devam edecek." demesi beni uçurmuştu zaten, bir daha yalnız uçmama gerek yoktu. Kendimi en çok sevdiğim anlardan biriydi sanırım. Başarmış olmanın verdiği haklı gurur...
Kalkış izni alıp tam gaz verdikten sonra uçağın titremeye başlaması ve hızlanmasıyla tüm heyecanım gitmiş yaptığım işe tam konsantre halde pistin orta hattını tutmaya çalışarak kalkış hızımın gelmesini bekliyordum. Kalktığımda uçuş okulu, pist, yerdeki uçaklar, beni bekleyen arkadaşlarım, ailem, hocalarım hepsi giderek küçülmeye başladığında anladım artık bu işin dönüşü olmadığını. Yaptığım ve yapacağım işler o kadar birbiri ardına geliyordu ki kendi başıma hiç bir şey yapmadan kaldığım sadece yaklaşık 10 sn falan vardı. İşte o 10 sn "Uçuyorsun lan Burak" dedim. "Uçuyorsun, hem de tek başına!"
Tarif edemiyorum hissettiklerimi, indikten sonra da cümleye dökemedim zaten. Nasıldı sorusuna tek cevabım "Muhteşemdi!" oluyordu ama açıklayamıyordum. Hala çok bir şey söyleyemiyorum. İnişlerimin videolarını izledikçe hala ürperiyor içim, ben yaptım onu. Ben kaldırdım, ben indirdim. Yaptım.Uçtum.
Hayatımı çok güzel bir yola soktum ailemin ve en yakınımdaki arkadaşlarımın desteğiyle. Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelecek diye bakıyorum artık. İlk büyük engel sorunsuz başarıyla aşıldı. Bir haftadır mutluluktan sarhoş gibi geziyorum. Bütün uykusuzlularıma, yorgunluklarıma, surat asmalarıma, yediğim azarlara değdi o 15 dakika.
İndikten sonra apronda buz gibi suyu açıp ellerinde hortumla beni bekleyen hocalarıma ve arkadaşlarıma bıraktım kendimi. 15 dakika ıslattılar sırayla. Hortumu boynumdan içeri sokmayan da kalmadı ucunu sıkıştırıp tazyiğini arttırıp suratıma tutmayan da. O şoku anca böyle atlatabilirdim zaten. İnanılmaz keyifliydi.
Bundan sonrası için artık daha da sabırsızım. Sürekli uçuş olsun sürekli uçayım istiyorum. Dünya kazan ben kepçe. Yaşasın!
Temmuz 07, 2012
Haziran 17, 2012
Ben hep grup çalışması yapacaksam kendim seçtim çalışacağım arkadaşlarımı. Hep de istediğim gibi gitti işler, bazen yük benim omuzlarıma bindi evet ama en azından içime sindi hemen hemen hepsinde. Ama bu son dönemde ipler bende değil ve ben yeterince gerginim.
Uçuş okulunda sıkıntılardayım. Uçuş öncesi, sırası, sonrası hep ayrı bir gerginlikte bu aralar. Mükemmel olma zorunluluğu bilincim beni rahat bırakmıyor fakat rahatsız olmamdaki en büyük etken bence beraber aynı hocayla uçtuğum arkadaşım.
Adam bildiğin geride duruyor hocaya karşı, hiç kendi kişiliğini ortaya koymuyor sürekli hocanın ağzına bakıp onu yönlendirmesini bekliyor -uçuşla alakalı olmayan konulardan bahsediyorum özellikle, sonuçta tabiki uçuşta bizi hoca yönlendirecek. Bu da beraber hareket etmemiz gerektiği için beni de bağlıyor dolayısıyla. Ve ben kendi kişiliğimden taviz verdiğimi düşünerek sinirli düşüncelere dalıyorum. Bir iş halledilecekse ve o iş için hocanın bir şey söylemesi gerekiyorsa ve bu iş insiyatif kullanılarak kısa süre içinde yapılabilecek bir işse, ben direkt hocayı bulup bir şekilde derdimi anlatıp, işi halledip keyfime bakma derdindeyken, aynı işi beraber yapmam gereken 'bay-ruhu-çekilmiş' arkadaşım beklememiz gerektiğini ve hocanın uygun zamanında bizi zaten bulup işleri halletmemizi sağlayacağını düşünüyor. Ve bunları söylerken hocamız bahçede oturduğumuz çardağın hemen arkasında bir elinde çay diğerinde sigarasıyla keyif yapıyor ve biz gerizekalılar öylece oturuyoruz. İşte ben bu noktada o çocuğun tepesine oturup çılgınlar gibi yumruklamak istiyorum. Evet gerçekten böyle hissediyorum. Arkadaş, ben kalkıp gitsem hocanın yanına, bu sefer o yanımda gelip lafa karışıp '...ama isterseniz bekleriz sonra da gelebiliriz' diyor ve bu da hocanın işine geldiği için ok bekleyin madem diyor. Biz de okuldan en son çıkan iki gerizekalı oluyoruz. Kendime çok kızıyorum. Bu işi kaba kuvvet kullanmadan çözmem ve zamanımın boşa geçmemesini sağlamam gerekiyor.
Ok. Sustum.
Ama kızgınım!
Mayıs 24, 2012
İlk Uçuş
22.05.2012
FAM-1 TC-CCU
Hayatım boyunca bu anı beklemişim. Evet aslında bilinçli (!) bekledim. Duyulan geçmiş zaman pek yerinde kullanılmamış gibi görünebilir, ama öyle. Farkında değilmişim ne kadar mükemmel bir şey yapıyor/yapacak olduğumun, ne kadar istekli beklediğimin, ne kadar heyecanlı olduğumun.
Hocam, yanına üstümü başımı düzeltip gittiğim, yaklaşırken adımlarımın hızının yarısına düştüğü, konuşmaya nasıl başlayacağımı ilk ne söyleyeceğimi sürekli düşündüğüm, hava kuvvetlerinden emekli jet pilotu, binlerce uçuş saati olan mükemmel bir adam.
Her şeyden öte, bana yıllardır beklediğim şeyi öğretecek insan. Saygı duymak için en önemli neden bu, diğerleri çok önemli değil.
Harici kontrolleri ilk kez hocayla birlikte yaptıktan sonra uçağa bindik ve motor çalıştırmadan önceki kontrolleri beraber yaptık yine. Daha sonra "Her şey tamam sıra motor çalıştırmada" deyince benim motor çalıştırınca ileri fırlamasın diye frenlere sıkı sıkı basan bacaklarım hafiften titremeye başlamıştı.
Kulaklıkları takıp artık aprondan ayrılmamıza bir kaç dakika kaldığında heyecan gitti yerini merak aldı. Taxide uçağı yerdeki sarı çizgide tutma kısmında kan-ter içinde kaldım zaten daha piste çıkmadan.
Kalkış için kuleden izin isteyip "CCU, İyi uçuşlar" cümlesini duyduktan sonra gaz kolunu tam ileri verdik ve ben hayatımın en heyecanlı 5-6 saniyesini hatta hayatımın en heycanlı 45 dakikasının ilk 5-6 saniyesini yaşamaya başladım.
Rüzgarın içinde Başkent Üniversitesine doğru kalktık. Sonra Konutkent-Dodurga-Gölbaşı-Kabasinantepe.
Kalkıştan sonra hocam uçağı toparlayıp 'meydan turundan ayrıldığımızı kuleye bildir hadi' dedi. İlk kule konuşmam:
- Eti Kule, CCU, Meydan turu terk edildi.
- İyi uçuşlar CCU
Sonrasında "Kontrol sende" dedi hoca. "Kontrol bende" !!
Ama ne yapacağıma dair en ufak fikrim yok. 'Hızımızı koruyarak 4500 feet'e tırmanıyoruz', tekrarladım ve hızı sabit tutmaya çalışarak irtifa almaya başladım.
Her gün yaklaşık 35 km ve 40 dakika yol gidip geldiğimiz uçuş okulundan bizim evin oraya 5 dakikada gelmiştik bile. Çalışma alanına geldiğimizde ben kontrolleri sımsıkı tutuyormuşum ki hoca "Biraz rahat bırak da manevra yapabileyim" dedi :) Gücüm sanırım heyecandan biraz daha artmış olacak havada.
Yaklaşık yarım saat bir kaç hareket yaptık, sağa dön sola dön alçal yüksel irtifa ve motor devri sabit tut gibi komutlarla ben gayet Gölbaşının üzerinde ufacık uçağımı bir o yana bir bu yana döndürdüm. Aşağıda hiç bu kadar keyif vereceğini kestiremediğim manzara...
Sonrasında zaman doldu geri döndük ve hop diye indik. 'Nasıl inişti ama' dedi hoca, mükemmel hocam soru mu bu diyiverdim, Giderken tutturamadığım sarı çizgileri bu sefer taxide biraz daha başarılı yaptığımı düşünerek aprona kadar geldim.
Hoca hemen uçak durunca ve ben motoru susturunca hemen inip yanıma geldi ve nasıldı dedi. Suratımdan hazzım fazlasıyla belli oluyor olacak ki dur daha bu başlangıç tamamen kendin uçurmaya başladığında çok daha güzel olacak dedi, sırtımı sıvazladı ve deftere imza atmak için kotrol kısmına ilerledi. Arkasından da sırıtık ben.
Uçaktan o kadar gururlu indim ki, hiç bir şey bana o anda zarar veremez beni incitemez gibiydi. Hayal etmek çok büyük ve çok derin bir kavrammış. İnsan yapamayacağı, elde edemeyeceği şeyleri hayal de edemezmiş.
Sanırım 45 dakikalık bu ilk uçuşum için şu an kitap yazabilirim :)
Nisan 27, 2012
Mart 14, 2012
Böyle olmamam lazım.Ben güçlüyüm. Kontrollü ve böyle olmaktan çoğunlukla mutluyum. İllaki karşılaşacağım istemediğim şeyler olacaktır hayatta, oldu, oluyor da. Yenileri de bekliyordur sırada mutlaka. Değerlerim, kendime olan güvenim, sevgim değişmeden en önemlisi de öz saygımı yitirmeden devam ediyorum ne yapıyorsam. Amaç da bu değil mi zaten. Bir küre var, hafif yana yatmış, belirli bir yörüngesi ve göreceli, ufacık bir kütlesi var. Ben de onun içinde benim gibi diğerleriyle mutlu olmak için dönüyorum. Birinin mutluluğu diğerini de mutlu edebilir elbette aksi olacak diye bir şey yok. Şuan içinde bulunduğum durum gibi olmak zorunda değil. Ben de derin hisler içinde olacağım mutlaka bir gün. İnanıyorum, ya da en azından inanmak istiyorum. Olayın ilginçliği bir anda aklıma düşüp araştırma işine girmiş olmam. Aniden, görmem gerekiyormuş gibi hazırlıksız yakalanmam. Çok zaman geçti be. Yetmedi mi? Hani, daha dün ahkam kesiyordum her şey bitmiş ya bende bir şey yok, hatta isterse arasın diyordum. Hani. daha 24 saat yeni geçti üzerinden. Kendimize çok acımasız davranıyoruz çoğu zaman. Kontrolden çıkacakmışım sanki gibi hala düşüncelerimi idare etmeye çalışıyorum. Odaklandığım başka şeyler var etrafımda, daha doğrusu öyle olması gereken. Seçimler bende. Lafta. Duygu zenginiyim şuan. Derin hüzünlü karmaşık bazen acı bazen çok depresif hepsi iç içe, çok zenginim gerçekten. Nasıl sevmişim de farkedememişim ki.o zamanlar. Nasıl sırtımı çevirip yürüyüp gitmişim ki. Bu laflar kabak tadı verdi artık, bu düşünceler, ben, beynim, ne söylemek istiyorum ne yazmak istiyorum ne de birilerine anlatmak istiyorum artık bunları. Geçecek deyip işin içinden sıyrılıp dönüyorum kendi dünyama.
Şubat 06, 2012
İnsanlar tamamen farklı. Biliyorum. Belki de ben en farklılardan biriyim. Bunu farkettiğim çok zaman oldu ancak hiçbir zaman bunu ayrıcalık ya da coolluk olarak görmedim. Ben buyum evet. Kendimi değiştirmek için çok fazla uğraşmıyorum çünkü inanıyorum ki çoğu zaman ben doğruyu yapıyorum. Diğerleri benim gibi değil diye yargılamıyorum doğal olarak yargılanmak da istemiyorum. Bir insanı olduğu gibi kabullenmek kolay değil.
Yalnız olmayı istemiyorum diye devam ediyorum. Bundan önce de aynı boku yemiştim.3 yıl yedim hatta. Hatta bazen kendi başıma kaldığımda hala yiyorum. Gözümün önüne gelmeden ama. Sadece duyguyla.
Böyle azıcık ilerideki "ben"i düşündüğüm zaman, yanımda çok sevdiğim bir kaç insan varken ellerim yine boş oluyor. Kafam rahat. Yüzüm gülüyor. Kalbimde o zaman da bir boşluk hissediyorum ancak önemsemiyorum ve bu böyle devam ediyor, edecek de sanırım. Kendimi yalnız mutlu kabul etmişim ben. Zaman zaman beni doyuracak birliktelikler. Ailemin arkadaşlarımın var oluşu.
Şuan çalan şarkı beni neden bu kadar etkiledi. Ses mi. Melodi mi. Ruh halim mi. Hangisi olduğu sende aynı duyguları uyandırmayacağı için önemli değil. Bir şarkı işte. Sıradan. Gelmiş gitmiş.
Ben de çok mutlu olmak istiyorum aşk bazında. Hayatım o kadar muhteşem ki.. Acaba sorun bu mu? Şuan yaşadıklarımın yanında diğerleri önemsiz mi kalıyor? Öyleyse bile yapacak bir şey yok. Değiştiremem. Tırnaklarımla kazıdım ben. Madem öyle, gerisi zamanı gelince gelir-eğer öyle bir zaman varsa. Yakınsa.
Ben tekim. Benden de önemlisi yok.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


