Değişim aslında küçüklükten beri vardır. İnsan hislerinde bi garipleşme olduğunu çözene kadar zaten köprünün altından çok sular akmıştır. Aslında gariplik böyle bi "garipliğin" ne derecede farkedilmesindedir. Yani neye göre garip şeyler hissediliyor, neye göre hareketler düzensizleşip, neye göre tavırlar şekilleniyor. Sadece karşındaki o figür mü tüm hayatına etki ediyor ya da yönlendirmek istiyor. Neden istesin ki? Neden istemeli ki? Aslına bakarsan o kadar his yoğunluğunda nefessiz kalıyosan ona direkt o hakkı vermişsin demektir. Hakettin demektir. Aslında güç senin elinde. Kendin dağıtıyosun istediğin miktarda ve istediğin yöne. O yüzden kızmaya ya da kendine gelmeye çabalamana bi sebep yok.
Aşk,
... insanın damarlarını daraltıp yaptığı basınçla beyinde oluşan zonklamalardır.
... O'nu gördüğünde dünyanın beyazlaşıp sadece O'nu renkli görmendir.
... puzzle'ındaki son parçayı koyduğunda hissettiklerindir.
... yıllar önce kaybettiğin oyuncağını bulmandır.
... binlerin önünde şarkı söylerken detone olmaktır.
... ilüzyon yaparken kendini yok etmektir.
... çölde kaldığında gördüğün serabın su yerine O olmasıdır.
... sırtın kaşındığında kaşınan yere ulaşamamandır.
... uçağın hava boşluğuna düştüğü sırada ağzına gelendir.
... doğruluğuna emin olsan bile sadece inat için aksini idaa etmektir.
... uzaktan geldiğinde gözlerini ıslatan tuzlu su damlacıklarıdır.
... tekerleme söylerken tükürüklerinin etrafta uçuşmasıdır.
... denizde ayaklarının küçük balıklar tarafından ısırılmasıdır.
... O'nu alkışlarken ellerinin su toplamasıdır.
... gözlerine bakınca vücudunun ısınmasıdır..
... haberi yokken O'nu düşünmektir.
... seni bilmiyorken bile onunla konuşmaktır.
... yapman gereken deney yerine lazeri insanların gözüne tutmaktır.
... çişini saatlerce tutmaktır.
... dört yılda değil, hiç mezun olamamaktır.
... bahçende pırpırın olmasıdır.
... vakit geçirmektir.
... kumdan ev yapıp hayalini kurmaktır.
... bulutlardan şekil oluşturmaktır.
... sarılmaktır.
... öpmektir.
... gülmektir.
... hoplamaktır.
... mavidir.
... müziktir.
.
.
.
Aşk O'dur!
.
.
.
O yoktur.
.
.
.
Aşk boktur!
Mart 31, 2008
Mart 27, 2008
Yeşil ve Mavi
Gün "Yeşil"in günüydü. keyifli hissederken o, doğmuştu güneş çoktan. uyandı. yeni gün yeni şeyler getirecekti, biliyordu. hazırlandı, çıktı. yapılması gerekenleri kısmen yaptı ardından gün ilk parıltısını çok erken kaybetmeye başladı gözünde. kendine gelmesini tembihleyip duran iç sesiyle dalaşmaya başladı. çok geçmeden kazandı. bıraktı kendini boşluğa. bıraktı ve ne yapmak istediğini sorgulamamışken daha yolu yarılamıştı. yol aslında yoktu. dairenin yaylarında bi oraya bi buraya giderek olşturduğu alanda debelenip mutlu oluyordu. söylenilenleri fazla takmayıp sadece oturduğu yerde zamanın durmasını ama insanların donmamasını istedi. etraftan gelen sesler onu bu sefer ilginç bir şekilde dinlendiriyordu. her zaman fazla sesten rahatsız olan yeşil bu sefer dede kaprislerini bi kenara bırakıp kendini kaosun ortasına attı ve mutluydu. ama huzursuzdu aynı zamanda da.. hani hiç gitmeyen sorular var ya aklında onlar hala yerli yerinde, esas duruşta bekliyorlardı. olsundu. umursamıyordu. sadece gözlerini kısmasına neden olan o güzel "Mavi"den alamıyordu kendini. gözlerinin ortasında kısmalardan oluşan çizgiler akarsu görünümü kazandıkça ağrıları artıyor, ağrılar arttıkça daha da eğlenceli ve mazoşist duygular yükleniyordu Yeşil. sonuçta neden Mavi'ydi ve ona kızamazdı. omurları artık saçma sapan şekiller alıp yetilerini kaybetmek üzereyken vaktin geldiğini anladı ve uzaklaştı bulunduğu yerden. ama Mavi onu bırakmıyordu rengi azıcık koyulaşmaya başlasa bile. hiç bırakmak istemedi. ama evren kanunları sırf bu silkülasyonu devam ettirmek zorunda olduğundan malesef veda anı gelmişti herzamanki gibi. az zaman sonra görüşmek üzere derken Mavi, Yeşil'in içinden geçirirken yanlışlıkla yüksek sesle söylediklerine kualk misafiri oluyordu. "görüşücez görüşmesine de nerden biliyim aynı ruh halinde olup sana aynı iyiliğimle davrancağımı...." Boynu bükük kalan Mavi arkasına bile bakmak istemiyordu boynunu önüne çevirememişken bile... yapcak bir şey yoktu. gün bitmişti ve Mavi gitmişti. başka bir güne aynı yeşili görmeye...
" hayat çimlerde oturmak kadar eğlenceli... :) "
" hayat çimlerde oturmak kadar eğlenceli... :) "
Mart 25, 2008
"Nasılsın?"
İyiyim. Neden ki? Neden bu kadar anlamlı bir şekilde soruluyor bu soru bana. Neden bu kadar önem veriyolar bana. Neden kendimi dinleyemiyorum. Neden sadece "kötüyüm" diyemiyorum?
İyi olmadığım o kadar mı anlaşılıyor karşıdan. Zaten bıktım iyiyim ya da kötüyüm demekten. uyurken telefonun çalması kadar can sıkıcı bi durum bu. Eylemi devam ettirmek isterken engel çıktığını görmek ama yine de devamı gelsin diye çabalamak. Bir nevi eylemsizlik.
Hayatta değişen olaylar ya da fikirler ille de bariz bir şekilde olacak diye bir kanun yok. yaklaşık bir buçuk saattir oturduğum sandalyemde, masamın başında, srtdımda yüklerim beynimi düşünceye zorluyorken birden içimin daralıp gözlerimin dolduğunu farkediyorum. Sinirden mi sıkınıdan mı çözemeden kitapları karıştırıyorum gerçek sorun onlar diye. Zorunluluk olmasa eminim hayatım çok çok çok daha güzel olurdu. Daha rahat yaşar, daha dengeli daha sevimli daha uyumlu daha aklı başında görünen bir insan olurdum. kendime daha çok zaman ayırıp istediklerimi daha isteyerek yapardım. Artık istediklerimi gerçekten istediğimden bile emin değilim ve onlarla baş etmekten sıkıldım. Bölümüm mesela. Ciddi ciddi sevdiğim ama artık haz almadığım bir bölüm haline gelmeye başladı, heycanı kalmadı artık, ya da hokey.. Amaçsızca kendi kendime bir kaç istekli görüp zaman zaman gaza gelen bi sporcuyum artık. Aaa ama artık hayatımda yeni bir etkinlik var, hatta iki. ama onlar adına da gayet üzüntülüyüm. yakında onlardan da aynı nedenler yüzünden hatta nedensizlikten soğuyup haklarında sayıp sövcem ama ilk heycan işte.. bırakın tadını çıkarayım. ilki gözetmenlik. F1, ralli, off-road gibi yarışlarda gözetmen oluyorum yavaştan yetişip. ikincisi ise; yakın zamandan buz dansı çalışmalarına başlıyorum.
bunları neden anlattım bilmiyorum ama artık iyi olup olmama durumum böyle şeylere bağlı. aslında açılmak istediğim kendi kendimi yiyip hazmedemediğim olaylar hatta bir tane olay var ama ondan bahsedemiyorum. parmaklarım gitmiyo tuşlara o cümleleri kurmak için.. gerçekten istediğim bir yerin içinde bulmak üzereyim kendimi ama korkuyorum da...
parçaları birleştirmek için uğraşıp onların sürekli birbirine bağlı yaşamalarını istemek ve başarmak güzel bir duygu. düşünsenize bir poşetin içinde eşini bekleyen birsürü parça. yazık. alın da pazıl yapın.. hepsini yapamam ben o kadar gücüm yok...
İyi olmadığım o kadar mı anlaşılıyor karşıdan. Zaten bıktım iyiyim ya da kötüyüm demekten. uyurken telefonun çalması kadar can sıkıcı bi durum bu. Eylemi devam ettirmek isterken engel çıktığını görmek ama yine de devamı gelsin diye çabalamak. Bir nevi eylemsizlik.
Hayatta değişen olaylar ya da fikirler ille de bariz bir şekilde olacak diye bir kanun yok. yaklaşık bir buçuk saattir oturduğum sandalyemde, masamın başında, srtdımda yüklerim beynimi düşünceye zorluyorken birden içimin daralıp gözlerimin dolduğunu farkediyorum. Sinirden mi sıkınıdan mı çözemeden kitapları karıştırıyorum gerçek sorun onlar diye. Zorunluluk olmasa eminim hayatım çok çok çok daha güzel olurdu. Daha rahat yaşar, daha dengeli daha sevimli daha uyumlu daha aklı başında görünen bir insan olurdum. kendime daha çok zaman ayırıp istediklerimi daha isteyerek yapardım. Artık istediklerimi gerçekten istediğimden bile emin değilim ve onlarla baş etmekten sıkıldım. Bölümüm mesela. Ciddi ciddi sevdiğim ama artık haz almadığım bir bölüm haline gelmeye başladı, heycanı kalmadı artık, ya da hokey.. Amaçsızca kendi kendime bir kaç istekli görüp zaman zaman gaza gelen bi sporcuyum artık. Aaa ama artık hayatımda yeni bir etkinlik var, hatta iki. ama onlar adına da gayet üzüntülüyüm. yakında onlardan da aynı nedenler yüzünden hatta nedensizlikten soğuyup haklarında sayıp sövcem ama ilk heycan işte.. bırakın tadını çıkarayım. ilki gözetmenlik. F1, ralli, off-road gibi yarışlarda gözetmen oluyorum yavaştan yetişip. ikincisi ise; yakın zamandan buz dansı çalışmalarına başlıyorum.
bunları neden anlattım bilmiyorum ama artık iyi olup olmama durumum böyle şeylere bağlı. aslında açılmak istediğim kendi kendimi yiyip hazmedemediğim olaylar hatta bir tane olay var ama ondan bahsedemiyorum. parmaklarım gitmiyo tuşlara o cümleleri kurmak için.. gerçekten istediğim bir yerin içinde bulmak üzereyim kendimi ama korkuyorum da...
parçaları birleştirmek için uğraşıp onların sürekli birbirine bağlı yaşamalarını istemek ve başarmak güzel bir duygu. düşünsenize bir poşetin içinde eşini bekleyen birsürü parça. yazık. alın da pazıl yapın.. hepsini yapamam ben o kadar gücüm yok...
Mart 21, 2008
Badger...
badgerbadgerbadgerbadgerbadgerbadgerbadger.... mushroom mushroom...
insanın insan olduğunu anlamasına ve ne derece aklını kontrol edebilmesini görmesine ihtiyacı var sanırım. maksadım kendimi bilmek, bilindiğimi bildirmek, bildirdiğimi kabullendirmek.. baskı kurmak değil yanlış anlaşılmasın. sadece hislerimi söylemek söyleyebilmek. sadece deliler gidi hoplayıp zıplarken aklının köşeciğinden geçen küçük bir düşüncenin evrendeki milyarlarca kilojoule luk enerjiden ayrılp sinapslarını uyardığını hissedebilmek ve hopladığın anda kalmışlığın farkına varamayıp yere indiğini sanıdığını sağlamak.. neyse.. olay derin. havuz gibi dibini gör atlama! görmezsen atlarsın, belki de atmalazsın.. insanların farklı olduğunu burdan da anlayabiliriz. al sana bi çıkarım daha.. hadi bakalım ya beyzbol topuysam. elindeki sopayla vuracak mısın bana? vurmayacak mısın? ama olay o. sen vurmazsan oyun oynanmaz. oyun oynanmazsa beyzbol diye bir şey kalmaz. e öyle bir şey kalmazsa ben bir hiçliğin malzemesi olmaz mıyım.. yazık olmaz mı bana.. o zaman haydi durma vur. belki kendime gelirim. benim için, beyzbol için, onu seven milyonlar için vur da ben de rahat edeyim..
evet geri döndüm... !
insanın insan olduğunu anlamasına ve ne derece aklını kontrol edebilmesini görmesine ihtiyacı var sanırım. maksadım kendimi bilmek, bilindiğimi bildirmek, bildirdiğimi kabullendirmek.. baskı kurmak değil yanlış anlaşılmasın. sadece hislerimi söylemek söyleyebilmek. sadece deliler gidi hoplayıp zıplarken aklının köşeciğinden geçen küçük bir düşüncenin evrendeki milyarlarca kilojoule luk enerjiden ayrılp sinapslarını uyardığını hissedebilmek ve hopladığın anda kalmışlığın farkına varamayıp yere indiğini sanıdığını sağlamak.. neyse.. olay derin. havuz gibi dibini gör atlama! görmezsen atlarsın, belki de atmalazsın.. insanların farklı olduğunu burdan da anlayabiliriz. al sana bi çıkarım daha.. hadi bakalım ya beyzbol topuysam. elindeki sopayla vuracak mısın bana? vurmayacak mısın? ama olay o. sen vurmazsan oyun oynanmaz. oyun oynanmazsa beyzbol diye bir şey kalmaz. e öyle bir şey kalmazsa ben bir hiçliğin malzemesi olmaz mıyım.. yazık olmaz mı bana.. o zaman haydi durma vur. belki kendime gelirim. benim için, beyzbol için, onu seven milyonlar için vur da ben de rahat edeyim..
evet geri döndüm... !
Mart 13, 2008
o kadar çok şey yazmıştım ki.. başa dönüp okumaya başladığım anda hepsinin silinmesi gerektiğini düşündüm ve sildim. hatta dün gece yayınlayıp sabah kalkar kalkmaz silmeyi aklıma getirdiğim yazımı da derse geç kalmamı umursamadan sildim.
beynimin içinde dolaşan "ana burak bunları nası düşünüyor" diyebileceğiniz tonlarca şey yazmış olduğumu görüp, ne sizi beni tanımamış psikolojisine sokmak, ne de kendim hakkında kötü davranış belirtmek istediğimden sanırım yazmaya ara versem iyi olacak, en azından buraya..
yazdıklarımı koyup neler hissetmiş olduğumu görüp yorumlarınızı alırdım ama şimdilik hislerim kimseye okutmamaktan yana ağır basıyor. bu söylediklerim kesinlile sizi merakta bırakmak amaçlı değil, tamamen açıkladığım gibi beynimin içine giren ve sürekli küfür eden yaratıkların ayıklanması için verilmesi gereken bi karar olduğunu düşündüm.
sanırım bu aklımdakileri kağıda dökünce, bi kaç gün önce kitaplarımın arasından bulduğum bir kağıt kadar anlamsız gelecekler ama anlamları "şimdiki" yaşantımı etkilediğinden yapabilecek başka bir şey bulamadım.. sırf haberdarlık ağır bastı belirtmek istedim..
beynimin içinde dolaşan "ana burak bunları nası düşünüyor" diyebileceğiniz tonlarca şey yazmış olduğumu görüp, ne sizi beni tanımamış psikolojisine sokmak, ne de kendim hakkında kötü davranış belirtmek istediğimden sanırım yazmaya ara versem iyi olacak, en azından buraya..
yazdıklarımı koyup neler hissetmiş olduğumu görüp yorumlarınızı alırdım ama şimdilik hislerim kimseye okutmamaktan yana ağır basıyor. bu söylediklerim kesinlile sizi merakta bırakmak amaçlı değil, tamamen açıkladığım gibi beynimin içine giren ve sürekli küfür eden yaratıkların ayıklanması için verilmesi gereken bi karar olduğunu düşündüm.
sanırım bu aklımdakileri kağıda dökünce, bi kaç gün önce kitaplarımın arasından bulduğum bir kağıt kadar anlamsız gelecekler ama anlamları "şimdiki" yaşantımı etkilediğinden yapabilecek başka bir şey bulamadım.. sırf haberdarlık ağır bastı belirtmek istedim..
Mart 10, 2008
Döngü
Geri dönüşüm sayabilir bazıları bu olayı. Topraktan gelindiğine inanan insanlar var sonuçta. Ben inanmıyorum ortaya inanın bunlardan birine diye sunulan olayların hiçbirine. Bilim okuyorsam, bilimsel açıklama bulunana kadar çekimserim. Ama kabul ettik diyelim, aynen öyle geri dönüşüm kutusu gibi bu dünya. Üstüne sağ tıklayıp "geri dönüşüm kutusunu boşalt" demek istiyorum ama fareyi bulamıyorum.
Gözyaşları aka aka toprağı çamur haline getirirken bazılarının, diğer insanlar hiç bişeyden habersiz dolanıp, nefes alıp, gülüp, hoplayıp, zıplayıp duruyor. E haklılar tabi neden kötü düşünsünler ki? neden "son" az sonraymış gibi yaşasınlar ki. Zaten yapan yok diyecek kadar az ki doğal olan da bu.. Boş konuştum/ yazdım pardon.
Demek istediğim bugün bastığım topraklarda bi kaç aya kadar, - ya da hadi sene olsun- birileri yatıyor olcak ve ben bunu düşündükçe aklımı yitiriyor gibi oluyorum. ( ha hiç yitirmedim ama belki böyle bir şeydir!)
Sonsuzluk kavramının cidden çok büyük bi kavram olduğu bugün alabildiğine baktığım dağı, tepeyi, düzlüğü -ne varsa- gördüğümde farkettim. teoride zaten tüm matematik ve fizik olaylarında karışılaşılan sapmalar burda kendini pek göstermiş sayılmaz. Çivinin çiviyi sökme ihtimalini göz önünde bulundurursak gayet düzgün bi psikolojim olması gerekiyo şu durumda ama gel görki elde var koca bi sıfır. yoksa "sonsuz"mu...?
Gözyaşları aka aka toprağı çamur haline getirirken bazılarının, diğer insanlar hiç bişeyden habersiz dolanıp, nefes alıp, gülüp, hoplayıp, zıplayıp duruyor. E haklılar tabi neden kötü düşünsünler ki? neden "son" az sonraymış gibi yaşasınlar ki. Zaten yapan yok diyecek kadar az ki doğal olan da bu.. Boş konuştum/ yazdım pardon.
Demek istediğim bugün bastığım topraklarda bi kaç aya kadar, - ya da hadi sene olsun- birileri yatıyor olcak ve ben bunu düşündükçe aklımı yitiriyor gibi oluyorum. ( ha hiç yitirmedim ama belki böyle bir şeydir!)
Sonsuzluk kavramının cidden çok büyük bi kavram olduğu bugün alabildiğine baktığım dağı, tepeyi, düzlüğü -ne varsa- gördüğümde farkettim. teoride zaten tüm matematik ve fizik olaylarında karışılaşılan sapmalar burda kendini pek göstermiş sayılmaz. Çivinin çiviyi sökme ihtimalini göz önünde bulundurursak gayet düzgün bi psikolojim olması gerekiyo şu durumda ama gel görki elde var koca bi sıfır. yoksa "sonsuz"mu...?
Mart 06, 2008
Bilinçaltı aldatmacası...
Aldatıldım, aldatılıyorum, aldatılacağım. Bu biliç altım beni fena sıkıştırdı köşeye. Ne olduğunu anlayamadığım gariplikler bırakmıyor yakamı bu ara. Düşünceler sardı kafamı, örümcek ağı misali. Ters düşüyoruz bilin altıcığımla. Öyle olmadığını söylediğim olayları gece ben tamamen savunmasızken çıkarıyor ortaya. Ben de garip, hiç bir şey yapamıyorum. Sadece uyandıktan sonraki sersem bakışlar oluşuyor yüzümde, hissediyorum. Aynanın karşısında yüzümü yıkarken "ne oluyor ya..?"" cümleleri su damlacıklarıyla düşüyor lavaboya. Ben sadece yüzümü kurulayarak yüzümde kalan soru dolu damlacıkları yüzümden uzaklaştırıyorum.
İnsan neden düşünmek istemez? Açıkçası ben nöronlarımı düşünüyorum. Düşündükçe azaldıklarını, azaldıkça daha ilerdeki sorunlarımı ya da bilinç altımın aldatmacalarını çözemeyeceğimi düşünüyorum. Bakın yine düşünüyorum dedim. Geçmiyor bu "düşünmek" eylemi hayatımızdan. El mahkum.
Etraf kalabalıkken, insanlar kendilerini bazı insanların gözünde yükseklere koyup, o yüksek mevkinin verdiği haz ya da psikolojiyle senin psikolojini etkileyecek saçma sapan- bazen güzel- laflar edebiliyor. Bunu bu ara pek çok kez yaşadım.
E sen böyle huzursuz ya da yorgun göründükçe yakınındakiler de seni rahatlatmak için çeşitli senaryolar yazıyor tabi. Belki doğru belki yanlış ama onları bu düşüncelere sürüklediysem söylediklerini bir gözden geçirmem gerektiğini biliyorum. Farkında olduğumun bile farkındayım ki bu benim için büyük bir şey. Biliyorum!
Senaryo demişken yakında-pek de değil aslında- süpriz yapma planlarım yok değil hani...
İnsan neden düşünmek istemez? Açıkçası ben nöronlarımı düşünüyorum. Düşündükçe azaldıklarını, azaldıkça daha ilerdeki sorunlarımı ya da bilinç altımın aldatmacalarını çözemeyeceğimi düşünüyorum. Bakın yine düşünüyorum dedim. Geçmiyor bu "düşünmek" eylemi hayatımızdan. El mahkum.
Etraf kalabalıkken, insanlar kendilerini bazı insanların gözünde yükseklere koyup, o yüksek mevkinin verdiği haz ya da psikolojiyle senin psikolojini etkileyecek saçma sapan- bazen güzel- laflar edebiliyor. Bunu bu ara pek çok kez yaşadım.
E sen böyle huzursuz ya da yorgun göründükçe yakınındakiler de seni rahatlatmak için çeşitli senaryolar yazıyor tabi. Belki doğru belki yanlış ama onları bu düşüncelere sürüklediysem söylediklerini bir gözden geçirmem gerektiğini biliyorum. Farkında olduğumun bile farkındayım ki bu benim için büyük bir şey. Biliyorum!
Senaryo demişken yakında-pek de değil aslında- süpriz yapma planlarım yok değil hani...
Mart 02, 2008
3 duble rakı...
"...
.
.
.
... İzmit! gezi değil, iş değil. ne olduğunu bilmediğim, amaçsız bi yolculuk... kafam cama dayalı. dışardaki havanın soğukluğunu hissedebiliyorum alnımda. ama hava açık ve güneşli. arabalar sırayla geçiyor. diyorum ki "bundan sonraki 24. araba benim geleceğimin simgesi olsun". sonra karışıklık çıkyor, kamyon geçiyor, onu saymıycaktım diyorum, derken bir kaç araba daha geçiyor sayamadığım.
Bu oyun küçüklüğümden beri oynarım kendi kendime. Eskiden evimizde odam balkona bakardı, balkon da şehirlerarası yola, uzaktan. önü askeri alan olduğu için boştu ve yol net görünebiliyodu. Boğaz gibiydi yolun görünmeye başladığı kısmı, iki dağ arasından. sürekli odamın penceresinden balkona geçip dalardım yola. sırayla önce Ankara yönüne giden otobüsleri, daha sonra da Eskişehir yönüne gidenleri sayardım. onlar bitince arabalar, onlardan da sıkılınca kamyonları sayardım. bazen annemle oynardık; yukardan gelenler benim aşağıdan gelenler annemin olurdu, belli sayıya ilk ulaşan kazanırdı. Babam o zamanlar görevdeydi. başka da kimse bilmez..
Şimdi de alnım cama dayalı oynuyorum aynı oyunu. içerisi gürültülü, hem kafamın hem otobüsün. iki tafatan gelen sesleri de tam anlamıyorum, kesik kesik geliyorlar birleştiremiyorum. kulaklarımın içinde küçük Zucchero-Dolores ikilisi dolanıyor. yol arkadaşlarım oluyolar bana.
Ha bir de Mösyö Saint Exupery var. savaş pilotudur kendisi. kendimi o kadar yakın hissettim ki ona, hissettiklerini o kadar güzel yazmış o kadar güzel anlatmış ki, sürüklenmekten üstüm başım yırtılmış gibi hissediyorum oturduğum yerde. sonuna bayıldığım hatta izlediğim filmler arasında sonunu en çok sevdiğim Pearl Harbor geliyor aklıma birden. sırf sonu için izlediğim 7şer den 21saat...
müzik ve kitap çekiyo beni, elim yazmıyo artık. halbuki kağıtlar yetmeyecek gibi hissetmiştim bu sefer. olmadı! neyse artık..."
.
.
.
... İzmit! gezi değil, iş değil. ne olduğunu bilmediğim, amaçsız bi yolculuk... kafam cama dayalı. dışardaki havanın soğukluğunu hissedebiliyorum alnımda. ama hava açık ve güneşli. arabalar sırayla geçiyor. diyorum ki "bundan sonraki 24. araba benim geleceğimin simgesi olsun". sonra karışıklık çıkyor, kamyon geçiyor, onu saymıycaktım diyorum, derken bir kaç araba daha geçiyor sayamadığım.
Bu oyun küçüklüğümden beri oynarım kendi kendime. Eskiden evimizde odam balkona bakardı, balkon da şehirlerarası yola, uzaktan. önü askeri alan olduğu için boştu ve yol net görünebiliyodu. Boğaz gibiydi yolun görünmeye başladığı kısmı, iki dağ arasından. sürekli odamın penceresinden balkona geçip dalardım yola. sırayla önce Ankara yönüne giden otobüsleri, daha sonra da Eskişehir yönüne gidenleri sayardım. onlar bitince arabalar, onlardan da sıkılınca kamyonları sayardım. bazen annemle oynardık; yukardan gelenler benim aşağıdan gelenler annemin olurdu, belli sayıya ilk ulaşan kazanırdı. Babam o zamanlar görevdeydi. başka da kimse bilmez..
Şimdi de alnım cama dayalı oynuyorum aynı oyunu. içerisi gürültülü, hem kafamın hem otobüsün. iki tafatan gelen sesleri de tam anlamıyorum, kesik kesik geliyorlar birleştiremiyorum. kulaklarımın içinde küçük Zucchero-Dolores ikilisi dolanıyor. yol arkadaşlarım oluyolar bana.
Ha bir de Mösyö Saint Exupery var. savaş pilotudur kendisi. kendimi o kadar yakın hissettim ki ona, hissettiklerini o kadar güzel yazmış o kadar güzel anlatmış ki, sürüklenmekten üstüm başım yırtılmış gibi hissediyorum oturduğum yerde. sonuna bayıldığım hatta izlediğim filmler arasında sonunu en çok sevdiğim Pearl Harbor geliyor aklıma birden. sırf sonu için izlediğim 7şer den 21saat...
müzik ve kitap çekiyo beni, elim yazmıyo artık. halbuki kağıtlar yetmeyecek gibi hissetmiştim bu sefer. olmadı! neyse artık..."
29.02.2008
15:25
İzmit-Ankara Karayolu
15:25
İzmit-Ankara Karayolu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)