Aralık 31, 2008

Yakambaç! Kaçan kovalanıyor. Ebe kıçını yırtıyor koşturup peşinden uzun bir süre, kan ter içinde kalana kadar. Sonunda yakalıyor. Ama artık çok yorulduğu için o kaçacağı ve kovalanacağı elde oynayamıyor. Kenarda oturup olanları kaçanları ve kovalayanları hatta yakalayanları seyrediyor. Böyle bir oyun işte!

2008 Biterken

2008 benden neler götürdü ya da neler getirdi diye baktığımda kağıda -hani şu ortasından çizip bir tarafına artıları, diğer tarafına da eksileri yazdığım- çok fazla yana çizgi olduğunu farkediyorum. Giden gitmiş, bazıları farkında olarak bazalılarından bir haber....

Yeni gelen bundan iyi olsun, diğerinin götürdüklerini geri getirsin madem!

Aralık 25, 2008

Diyecek bir kaç lafım var.

Şimdi, geçenlerde Tübitak ödülleri verilmiş her bilim ve mühendislik dalında. Bunların arasından bir ödül bile ODTÜ den çıkmamış. Neden acaba? Çünkü bizimkilerin kıçı havada. Öyle yetiştiriliyoruz, öyle görüp ona göre davranıyoruz. Kıçımı kaldırıp mezun edecekler beni de yok efendim Odtülü olmak ayrıcalık vay efendim seni havada kapacaklar falan falan. Nerde ya, öyle bir dünya yok artık. Artık adamlar çalışma görmek istiyor, isim kalmadı, icraat lazım. Aha ne kaldı şurda mezuniyete, beğenmediğimiz üniversitelerdeki adamlar kapmışlar tübitak ödüllerini bilimde fizikçilerden başka doğru dürüst ödül alan olmamış o kadar bilim dalının içinde, ama nerde Odtü'deki fizikçiler, onlar anca öğrencilerin onurunu kıracak, onları sürekli yanıltacak ve puan kıracak sorular sorsunlar, gayet suratlarına bakmadan dersi anlatıp gitsinler ondan sonra kıçları havada onlar gibi öğrenciler yetiştirsinler de bu ülke kalkınsın, biz de Dünya-hadi Dünyayı geçtim Avrupa- bizi saysın, bizi de projelerine katsın diye kıçımızı yırtalım. Oldu anam!

Hem fizik çürüyor gittikçe. Bu teknolojiyi işimize yarayaacak diye geliştiriyoruz da zamanında tapılan adamların kemikleri sızlıyodur eminim. Adam yememiş içmemiş sürekli düşünmüş, hatta zaman kaybetmeyeyim düşünürken diye sadece tek tip giyinmiş, sen kalk şimdi onun yasasına yanlış de. Olacak gibi değil. Yanlış denir mi yahu, tabiki geliştirebilirsin, o bulduğu zaman öyle mi yapmıştı. Ben bayılırım Galileo ve Newton arasındaki çekişmeye mesela ama şimdi öyle değil, kıçlar havada ya "ben buldum diğerleri halt etmiş" havası var. Ama gün geçmiyor ki yeni bir yasa da çürümesin. Bu sefer de çürüyen astrofizik dalında. Hadi bakalım, Dünya'nın manyetik alanındaki boşluk tahmin edilenin ya da ölçülenin çok çok üstünde genişlemiş. Buna akıl sır erdiremiyorlar. Nasıl oldu bu diye düşünüyorlar şimdi. Yasalara göre öyle olmaması gerekiyor ya hani. Şimdi bu manyetik alan güneşten bize gelen rüzgarları engelliyor ve dünyamızda büyük fırtınaların olmasını önlüyordu ama şimdi bu açılan delik gelen rüzgarın dünyanın dögüsüne girip içerde dolaşmaya başlayacağı ve muazzam fırtınalara hazırlıklı olmamız gerektiğine işaret. Biliyorum felaket tellalı gibi oldum ama sanmıyorum ki bu kadar deniz varken gelip de Ankara'nın göbeğinde bizim evin önünde kopsun bu fırtına. Ben tırt bir fizikçiyim kardeşim ama kıçım havada, hıh, dünya beni bekliyor..!

Aslında daha var... Neyse çok rencide ettim!

Ben de Buradayım!

Heryer bembeyaz evet. Kapladı o akıl almaz kar taneleri etrafı. Beraberinde getirdiği soğuğa aldırmıyor insan, sadece tadını çıkarıyor. Kalbimi de açabilsem keşke yağan karların altına. Keşke tüm kötülükleri karaltıları kapattığı gibi bendekileri de kapatsa anlık da olsa. Vücut ısımı 37.5 ten indirse zamanla 0'a. Düşünmek ya da çabalamak istemiyorum artık hiç bir şey için. Sıkıldım! Zaman bomboş aksın istesem de bugün denedim ve gördüm ki yine de bir şeyler eksik. Ne yapsam olmuyor. Bir an önce başını işlerinden kaldıramayacak ve düşünemeyecek bir yaratık haline gelip çalışan bir adam olmak istiyorum. Monoton günlerimi sabah 7 de başlatıp gece 12 de sonlandırmak istiyorum. Denedim işte rahatlığı, ferahı beceremiyorum. Sıra bunda. Denemeden bilemem, belki de gerçekten o modele uyacak bir insan saklıyorum benliğimde. Bence düşünecek çok zamanım var zamansızlıktan yakınsam da. Çok düşünüyorum, soğukta uzun günler kalmış köpeklerin buldukları kemik için kavga edip, kazananın o hırsla kemiği kemirmesi gibi aklım kemiriliyor. Neden yok inanır mısınız. Sadece gelecek günlerin gelememesi bir türlü. Keşke dünya da sıkılı artık hızını arttırsa da biz de arabanın içinde gayet sabit hızla hareket ederken aniden frene basıldıktan sonra kafaları koltuğun arkasına çarpıp orada kalan ve hareket edemeyen insanlar gibi kalakalsak olduğumuz yerde. Sonra dünya benim istediğim zamana gelse ben de "duracak" düğmesine bassam ve insem! Ben de sonsuza düşen Newton'un ayakkabısına arkadaşlık etmek istiyorum. Tek başına düşmesin yazık ona yetişmeliyim ama inerken arkamdan lütfen kuvvetli bir ilk hız sağlayın hazır sürtünmesiz ortam bulmuşken bunu değerlendireyim. Enerji kaybı olmayan bir yerdeyim ve bana ne verirseniz öyle giderim. Enerji kaybının günbegün büyüdüğü dünyamızda yeni kaynaklar bulmak ve onları hayata entegre edebilmek amacıyla insanlar bir yerlerini yırtarlarken, koca mağazalar açmışlar kapılarını buz gibi havaya sonuna kadar, içeride pöfür pöfür ısıtıcılar çalışsın. Olacak gibi değil. Bana ne değil mi, öyle aslında ama "hazıra dağ dayanmaz" diye bir söz söylemiş atalarımız. Durup bir bakmak gerekiyor, azıcık kulak asmak gerekiyor bence. Bu konuya benim derin düşüncelerimden ve sıkıntılarımdan nasıl geldim bilmiyorum ancak söylemeden edemeyecekmişim şimdi rahatım. Kalkıyorum ve kahvemi yudumlamaya, suratımın asıklığını yer çekimine karşı çatışmaya sokmaya, gülmeye gidiyorum. Hadi bakalım...

Aralık 24, 2008

Yorulmak Alışkanlıktır!

Hey abiler ablalar duyuruyorum: Yoruldum!

Ait hissedemezsin ya hani, sürekli rahatsız eden bir şey vardır, hani misafirliğe gidip yatıya kalırsın da yatağını yadırgarsın ya, hah aynen öyle işte.

Haksızlık ediyorum farkındayım ama Satürn bile etrafındaki halkaları yavaş yavaş kaybederken görünürde, sen boşa dönüyorsun Dünya, boşa.. O ağır abi, anca 14-15 yılda dönüyor güneşin etrafında ama sen 365 günde. Olacak iş mi bu, ezik seni...
Kroyum ama blog benim!

Sevgili kaçak okuyucum. Benden gizli çevirdiğin dolaplara artık bir son vermek gerektiği düşüncesi aklımın ücra köşelerinde dolaşmayı bırakıp gün yüzüne çıkma kararı aldı. Bu blogcağızımı rahatsız ettiğin yetti bence. Eğer hala bu blogu benden izinsiz/habersiz okumaya devam edeceksen aşağıdaki hesap numarasına 10YTL den fazla gönlünden geçen meblayı yatırman gerekmektedir. Aksi takdirde blogla iletişimin kesilecektir. Yok kardeşim öyle yağ-mağ! Bir sen miydin akıllı.. Bu haneye tecavüzdür, bedeli ağırdır.

E aşağıdaki hesap numarasını da biliyosundur buralara kadar gelip beni bulmuşsan doğal olarak...
Okuyamadan öldü!


Ne içersen onu işersin!

Aralık 15, 2008

Bugün,

...... en çok okumayı istediğim ve aynı çoklukta merak ettiğim kitaplardan birine aniden, hiç beklemediğim bir anda ve olağanüstü sıcaklıkla sahip oldum.

Ve,

...... baya uzun bir aradan sonra yumurta yedim.

Son günlerde hayatımda ne mi değişti, bir çok şey! Aynı kalan tonlarca şey olsa bile...

Aralık 10, 2008

Yazarken bile "Geçmiş"

Bir tren... Dağların arasından, köprülerden ve yeşil ovalardan oraların yaratıcısı havasında geçiyor. Bense içinde, elimde kağıdım, kalemim ve yanımda fotoğraf makinemle geçtiğim yerleri hem fotoğraflarla hem de yazlarımla ölümsüzleştiriyorum. İleride heybeti kesinlikle kelimelerle anlatılamayacak bir dağ görünüyor. Sanki tepesine küçük bir şapka takmış tonton dede edasıyla karşıma çıkıyor. Ulaşmam için kırk fırın ekmek yemem gerektiği düşüncesi aklımda bir oraya bir buraya dolanırken, sanki heycanımı anlamış gibi tren, hızlanıyor. Salgıladığım adrenalin ömrümün sonuna kadar etkisini yitirmeyecek gibi bir etki bırakıyor içimde. Beklemekten başka bir şey yapamamış olsam da trenin içinde ileri geri dolanıp makinisti çileden çıkartıyorum. Dağın eteklerine ulaştığımda ulu dağın dondurucu esintisi iliklerime işliyor ama suratımdaki pişkin ifadeyi hiç bir şekilde etkilemiyor. Soğuk öyle vuruyor ki suratıma gözeneklerimin içinden orada yaşayan küçük insancıklar çıkıp pencereleri kapatıyor.


Sesler kendini motorun seslerine vermişken iniş takımları araya giriyor ve son sözü söylüyor. Derken mikrofon açılıyor ve içime huzur veren, kendinden emin, büyük bir ses geliyor. Suratımdaki gülümsemeyle dinliyorum ve ah çekiyorum ardından. Dileklerim, iseklerim , yapabileceklerim geliyor aklıma sonra. Bakıyorum sadece sonsuz karanlığa, içinde ara ara serpiştirilmiş umut ışıkları görünüyor, bir yanıyorlar bir sönüyorlar. Sönen kısımlarında olmamayı, yarınımın daha güzel olmasını ve istediklerimle birlikte olmayı istemem dünyanın en büyük isteği olmamalı, aksine çok alışıldık, değeri anlamsızlaşmış bir istek haline gelmedi mi henüz. Görüyorum ki hayır.

Bir deniz. Yürüdüğüm yol boyunca uzanıyor. Etrafta gözlerim, yanımdakileri hiç dinlemiyorum sadece kafa sallıyorum boş bakışlarla. Bazen anlıyorlar, onları onaylamam için soru soruyorlar ama ben koca konuyu tekrar anlatmalarını istiyorum. Onlar da anlatıyor sonra olaylar döngüye giriyor ve yeniden gelişiyor. Çift tarafa çalışan denge tepkimelerinden ya da bir ucuna ağırlık asılmış homojen bir çubuktan daha dengesizim. Anlamıyorum içimdekini. İçimde çok küçük bir yer kaplamasına rağmen yoğunlu neden civanınkinden bile daha fazla anlam veremiyorum.

Her yaşanılmışın tadına varmak, sonra unutmak ve tekrar geçmişte bir kaç konuşulacak konu-olay bırakmak için şimdilik bunlara son verip aklımı kurcalayacak başka bir şey bulmam gerekmekte. Karşımda duran Tuz Gölü beyazlığı güneşin vurduğu yerlerde kırılmasıyla gözlerimi kamaştırıyor. Aslında amacım önümü görebilmekken ben, beyaz, temiz, umut dolu o geleceğe bile bakamıyorum.

Aralık 09, 2008

Etrafı esrarengiz bulutlar sarmışken, ardına dönüp arkadankini görememek ne kötü bir his değil mi.. ?

Yarın bulutlara daha yakından bakarken, gerçek "ben"i oralarda görebilmeyi umuyorum.

Amanını mor koyun...

Aralık 04, 2008

Hey fizik, metafizikten kendini koru! büyükler öyle der...

Şu quantum düşüncenin içerisinde kalmış kaos ortamında, dünyanın neresinde olduğumuzun önemi yok, quantum ondan güzel, heryerde olabilirsin ama gel gör ki bana yer yok... Nerdeyim ben burası neresi peki?

Kasım 28, 2008

Tehdit değil uyarı yavrucuğum

"Daha sonra pişman olmanıza neden olan yazılar yazmaya, davranışlarda bulunmaya neden olabilen, sizi zararla oturtabilecek durum." diye yazmış bir yazar sözlükte "sinirlenmek" sözcüğü için... İşte ben şimdi daha sonra pişman olacağım o yazıları yazıp, karşımdakinin -aslında kaşımda olmadığı için çok mutlu hissetsem de kendimi- kıçını kaldırmayacağım daha fazla. Daha fazla diyorum çünkü yeterince kalkık ve ben de bu kalkıklığa havanın drag kuvvetine katkıda bulunarak uyguladığım kuvvetle yardımcı olmuştum zaten zamanında.

Saf, temiz, kendi halinde olan Burak'ın aslında üniversite hayatından önce hem lise hem de ortaokul zamanlarında olsun bir kaç kez kavga etmekten disipline gitmesinden ve disiplin suçunun sicil dosyasına işlenmesine ramak kala affedilmesinden, bir çocuğun kafasını yarıp diğerinin burnunu patlattığından haberi(niz) yok değil mi? Olmaz tabi, hatta olmayacaktı da belki ama o kadar sinirliyim ki böyle bir şey yaparsam yakında, Burak bunu nasıl yapar diye kendinizle çelişkiye düşmenizi istemediğim için önceden haber verme ihtiyacı hissettim. Amacım hava atmak ya da kendimi bu şekilde lanse etmek değil. Haberdar etmek sadece. Önümüze bakalım, bakalım da görmeyelim inşallah, yani şanslıysa...

Kasım 23, 2008

Kendimi o kadar işe yaramaz hissediyorum ki sorma. Bir insan hiç mi bir şey yapabileceğine inanmaz...

Kasım 22, 2008

Bir kıpırtı vardır ya tahmin edemediğin ama merakla öğrenmek istediğin. İçimde iki tane birbirinden çok farklı düşünce var. Derinlere indikçe salınımları titreşimlere onlar da yerküre kıpırdanmalarına benziyor. Anlamıyorum tam olarak. Zıplayıp dursam bile içimdeki kurt dışarı çıkamıyor bir türlü, nedenleri öğrenemiyorum. Düşünüyorum her zamanki eylemimi yerine getirme amacıyla. Araba kullanırken de açmıyorum artık müzik sessiz sakin düşünebileyim diye, söylemiştim daha önce de, hala geçerli. Elime ne geçse bir kaç cümle karalıyorum belki kelimeler, cümleler birleşirse anlamlı şeyler çıkabilir ortaya diye ama nafile. Canım feci şekilde müzik dinlemeyi istedi hemen açtım.

Aslında özgürüm biliyor musunuz, aslında hepimiz özgürüz. Sonuçta yazma ve düşünme yetilerimiz var ve bunları kullanarak istediğimiz yere gidebilir, istediğimiz eğlenceye katılabiliriz. Sevgililerimiz akıllarımızdakiler gibi olur ya da iş hayatımız. Ama yazdığını yazarken unutup, içinden gelen arkadaş sesine karşılık vermen gerek. Ona neler yaptığını(!), yapacağını anlarman gerek. Gittiğin, gördüğün her metrekareyi anlatman gerek. Yazdıkça özgürsün işte. Değil misin? Ben öyleyim, yazıyorum ve özgürüm.

Düşlerimdeki gerçek dışı insan kalkıp beni düşündeymişim gibi yazacak bir kağıda, uzayda kapladığım alan boşa gidermişcesine hayal olup çıkacağım sonra. Özgürlük sınırlarını genişletmek, uzayda çantasını düşüren astronot kadar heycanlı olmakla girintili bence. Düştüğü yeri bilmiyorsun ne zaman yere(?) çarpacağını ya da ne kadar daha arkasından bakacağını.

Plan yaptım sayılır aşağı yukarı şubatla alakalı. İçinde feci şekilde değişiklik, bir tutam macera, bir tutam, özünden dostluk ve gülücüklerle. Ama plan yapmakla bitmiyor, inanıyorum da, belki diğer yüzde ellisinden bir şekilde faydalanabilirim.

Anlamsızlaşmaya başlayan cümlelerim anlamsızlık bütünleşmesi anlamında sana ulaşırken ben ne yapıyorum şimdi tahmin et.

Duvara bakıyorum boş boş. Sıkıldım!

Kasım 18, 2008

Az önce televizyonda ne var ne yok diye bakmak için kumandanın tuşlarına eşit süre aralıklarıyla basıyordum ki bir dizi gözüme çarptı. Seyrdilme oranının gerçekten yüksek olduğu dizilerden biri olduğunu biliyorum. Geçmişle alakalı bir kaç soru sorup, karakterlerin isimlerini ezberleyince sanki en başından beri izliyormuşsunuz havası verenlerden bu da. Neyse, bahsetmek istediğim baktığım aralıkta geçen bir diyologla alakalı. Şöyle;

Adam kadının yavaşça ellerinden tutarak,
- Ben seni anlayamacağın kadar çok seviyorum.
Kadın araya girerek,
- Ben de. (Ama bir yandan da ağlıyordur, çünkü adamın yaptıkları onu üzmüştür.)
Sonra hemen adam,
- Aşkımızı bu hale getirmenin ne anlamı var o zaman
Kadın,
- Bana güvenmeyen adamın yanında duramam artık.

Der ve kalkar gider.

Olaya bakın, yaşanmış onca şey, onca anı, onca birikim, onca hayal hepsi uçtu gitti. Elleri artık bomboş, kışın soğuğu sarılıyor açık kollarına. Hatalar illaki olur, ama bunlar tek taraflı değildir. Durup düşünmek için zaman gerekebilir. Ancak anladım ki, bu zaman dediğimiz meret gereçekten sadece-zaman mış. Sadece geçiyormuş ve geçerken haber vermiyormuş.

Gerçekten çok üzgünüm...

Kasım 17, 2008

Bakın ben ne okudum!

"Zamansız geliyor bazen yepyeni fırsatlar. (...) Fırsata kapılıp yepyeni ve belirsiz bir hayata koşmaya karar verdiysen de geride bıraktıkların zaten -artık- yeteri kadar önemli değildir."

"Hayatı boyunca kıtadan kıtaya serbestçe gezip duracaktı". Aslında yağamayacağını gayet kendisi de biliyordu ama hayallerinde olsa kendine dürüstlük yapmaktan kaçındı neyseki, inanacaktı ve inanmalıydı.
Bedenimden ve ruhumdan parçalar kopmakta, aheste. Başlarda kendi hallerinde adacıklardı bunlar. Şimdiyse bir bütün kara parçası olarak karşımda şekillenmiş, ufacık bir dalgada sular altında kalmamı izleyecekleri küçük bir ada olarak bırakmış vaziyetteler. Vay halime.

Kasım 15, 2008

Lıbılıp lıbılıp lıp!
lıp lıp lıp lıplıplıplıp....
lıp lıpl lıplıplıplıp..
lıppııppı lıppılııppıp pıp lıp lıp...
Ah yavrum, çok mu üzüldün.. Oh olsun! HAHAHAAHHAA ne salakça, sanki böyle gülüyosun. Angut! yahu bir şey söylesem olur mu? ama bu cümleyi kurana kadar zaten 5 kelime sarfettim hatta bunları da sayarsam, hatta bunları, bunları.. "n" çarpı angular quantum number..
Daktilonun tuşlarına basmasana
Çinli misin
Ne bu işkence
Kafama tas koy
Aç musluğu
Saniyede bir milimetre küp damlasın
Anca deliririm sen gelinceye
Gelmeyeceksin belli
Gelmessen gelme!
Ben geldim bile çoktan.
Ne demişsinizkidi
Gelmiş geçmişler muşkulası
Çok çocuk çoluk debelenmekte
Vardır bir çağresi oluşan düzende
Gelecekler gözlerinde ateşler, siniler
Yoksa siz misiniz beni benden çıldırtan
Kaçıklar fasfatasında boğlan bebecik
Ağlama!

Kasım 13, 2008

Bir insana itiyacım var. Beni tanımasını istemiyorum, dediklerimi tamamen anlayabilsin yeter. Karşıma otursun, beni dinlesin ama konuşmasın. Mimikleriyle ya da hareketleriyle tepki verebilir ama konuşmak yok. İsterse dediklerime kızıp beni pataklayabilir, isterse üstüme çıkıp tepinebilir ya da sadece sırıtabilir, ne yaparsa. Anlatayım, anlatayım, içimde hiç bir şey kalmayana kadar dökülsün kelimeler, ağlayım su oranım idealin altına düşene kadar.

Artık kendimi eleştiren, aşağılayan, küçük düşüren ve kendi üstüme gelen diğer benliğim de ezildi gitti. Artık o da yok. Üstüme de gelemiyorum, öyle pişmiş kelle gibi düşünüyorum. Bu cümleleri okumaktan sıkıldığınızın farkındayım.. Ama şöyle düşünün bir de, ben sürekli bunları yazan insanla birlikteyim, onla tuvalete gidiyorum, onla yemek yiyorum, onla yatıp onla kalkıyorum. Düşünün ne haldeyim...

Savaş başlasın o zaman...

Ekim 30, 2008

Hey ufaklık şimdi boşa dökme göz yaşlarını, biriktir, büyüyünce lazım oluyor rahatlamak için...
Amacım aşağılamak değil, aşağılanmak!
Hayat bazen soğuk, buz herzaman.. Buzdaki soğukluktan giyinerek korunabiliyorum, bir çare hayata bulmak gerek!
Kendimden soğumak için gerekli adımları muntazam şekilde atmaya devam ediyorum. Beklentilerimi bir bir geri çekip, hayallerimle umutlarıma ara verme planlarım var. Sen kimsin de kendi kendine sınavına gitmeme kararı alıyorsun, kimsin de sınavına gitmiyorsun. O kadar ki, en ufak bir utanç dahi duymuyorum ya da en ufak bi vicdan azabı veya üzüntü. Verdiğim bir söz daha böylelikle ortadan kalkıyor. "Bir daha söz vermeyeceğim" diye kendime kaç cümle kurduğumu dünydaki insanlar toplansa akıllarında tutamazlar. Artık sıkıldım. Korkağım kabul ediyorum!

Bir yaprağım ve rüzgar çıktı, hazır sonbahardayken en sertinden, savur beni nereye savuracaksın bakalım.

Ekim 28, 2008

Yardım!

Hey, yardım etmen lazım hem de çok acil. Derinliklere düşen bir zavallı var burada. Sürekli suratı asık, sürekli hayal kuran ama boşa çıkan biri. Acıyorum ona, üzülüyorum. Çok umutlanmış ve umutlandırılmış. Çok canı yanacak şimdi, daha çok kırılacak.

Etraf kendi bütünselliğinde seyrederken, o, sanki kendisinden bir şeyler koparak dönüyor dünyayla. Üstünü örten gökyüzü artık onunla konuşmuyor. Sadece o çok sevdiği gri halini alıyor isteyerek yaptığı meçhul. Damlalar akıyor gözlerinden, kimisi hiç su görmemiş çölün ortasına düşer gibi. Düştüğü anda kayboluyor, o yüce çöl sanki o damlayla doyacakmış gibi emiyor, yok ediyor onu ama boşuna.

Uğraşlar elbet bir gün cevap verecektir, istediklerim elbet bir gün benim ellerimde olacakdır ve hatta inanmak başarmanın yarısıdır.

Çok duyduk...

Ekim 20, 2008

Bazen, ne yaparsan yap olmuyor bazen...!

Ekim 14, 2008

Derdin mi var, ilginç...

Bozuluyor insan ister istemez kendini alıştırdığı bir şey istediği gibi gitmeyince. Etrafta sinirleri geren az şey varmış gibi bir de kendim bozuyorum, geriyorum sinirlerimi. Barındırdılarım ve şu an hayatımda olan her şey huzursuzluk çıkarmak için yarışıyorlar gibi. Derslerim, sporum, işim, arkadaşlarım ve olmayanlarım... Canımı hepsi aynı anda sıkıyor, aynı anda geriyor, daraltıyor beni. Köşeye sıkışmış ıslak bir köpekten farksızım. Monologlarım sayesinde bazen kendime gelir gibi oluyorum. Böyle bir ümit, ışık görünüyor ilerden sonra aniden o da katılıyor karanlığa ve karmaşaya. Zaten orada her şeyden yeterince hatta fazlasıyla olduğu için fark da edilmiyor sonradan. Arıyorum o ışığı bulamıyorum sonra boşveriyorum. Sıkıntı insanın kendini anlayamamasından kaynaklanır derdim bir ara, anlamıyorsun kendini bulamıyorsun istediklerine cevap ondan sonra daralıyor için. Kel ve ilacı meselesi işte. Çözemiyorum.

Martta bir yazı yazmışım derste, defterimi karıştırırken gördüm az önce. Çok garip o zamanalar da demişim beni mutlu eden bir haber sadece o anı ilgilendiriyor. Az sonra unutacağım ve gidecek o mutluluk bulutu. Bir güzel haber almışım ki ne olduğunu çok düşündüm ama bulamıyorum hala, sonra azcık bir zaman geçmiş ve ben aklımda olan karamsarlığa dönmüşüm. Yapı meselesi değil mi, ya da körü körüne sıkıntı şahının esiri olmakla alakalı.

Bakalım yarın yeni bir gün daha, ama benim için çok güzel geçeceğe benzemiyor izleyip göreceğim, derinlemesine yaşamak ister miyim bilmiyorum henüz.

Ekim 11, 2008

Sonra güneş battı. İçini kaplayan karanlık artık sınırlarını genişletmişti. Karanlık tüm yeryüzüne dağılıyordu. Zaman geçmeyi kesmiş sadece görselleştiriyordu kendini. Anladı sonra içindekiler yüzeye dağılıyor, etraf onun benliğinde yok oluyordu. Artık yalnızdı ve kendini kandırıyordu, tüm farkındalığının aksini idda ederek...

Ekim 06, 2008

İyi geceler, kapının önündeydim ama...

Ekim 02, 2008

Dünya Dediğin...

Bir kafes... İçeriye bakan var mı yok mu görünmez. Sadece sonsuz başlancgıcı bir kaç belirti bir de ara ara gelen ışık hüzmesi...
Bakarsın alabildiğine, daha doğrusu görebildiğine... Göremezsin değişik bir şey. Kafesin tepesinden dökülür yiyecekler, açarsın ağzını doyabildiğine, kana kana içersin akan suyu... Biri tepeden besler ama yaranamaz. Orası kafes, bu doğal!


Sonra ışık hüzmeleri geri çekilir. Saat gelmiştir. Faaliyetlerini durdurma isteği, üstüne emri gelir. Uymak zorundasındır, kafes kapatıyordur kendini... Ya öyle ya böyle...

Sonra bir anda ıslaklık hissetmeye başlarsın, yavaş yavaş hikayen sona yaklaşır, seviye yükselir ama kafes parmaklıklar ardında cam olduğu için seni yutacaktır. Aniden kurtarıcın gelir, elinde anlamlandıramadığın bir deynek. Sana dokunur ve yaşam ayrı bir güzelleşir. Aklına takılacak şeyler bırakmadan hafızanı temizler ve gider. Yüz şimdi, ne gün ışığı ne başka bir şey, tek derdin kuyruk hareketleri...

Eylül 30, 2008

Düşünce Üzerine

Koşuyorum bazen, hem spor yapıyorum hem düşünüyorum... Zamanım düşünmekle geçiyor. Düşünecek hiç bir şey bulamazsam ne düşünmem gerektiğini düşünüyorum ki bu çok sık rastladığım bi durum değil. Genelde aklımda en az 4-5 konu olur. Sürekli sırayla ya da aynı anda düşüncesizce kurcalarlar beynimi - beynim en sevdiğim ikinci organım... Düşünmek için heba ettiğim sinir hücrelerim bence gururla gidiyorlar, görevlerini yerine getirdiler ve ben onlarla gurur duyuyorum.

Bilim adamları doğayı okurlarken sadece düşünmüşler zamanında.. Zaten elma düşüyormuş her seferinde olgunlaşınca ya da tas suyun üstünde her daim duruyormuş.. İnsan su doldurup küvete girdiğinde hafiflik hissediyormuş mesela ya da var olduğunu bu eyleme bağlamış, bu eylemi kutsamış, ona güç katmış, neden katmış... Ama bunlar üzerine düşünenler hala konuşuluyor, hala saygıyla anılıyor, önlerinde eğiliniyor...

Bir de kötü düşünceler var ki insanı hırstan ya da sinirden ipe götürür... Düşünme eylemini layıkıyla yapamıyorsan garip hücrelerin ölme sebebi olmayacaksın. Bu iş bu kadar basit!

Düşünüyorum, kabul Descartes buradayım... Ama beynim başka yerde düşünüyor, o zaman o düşündüğü yerdeyken ben burda değil miyim? Okumadığım, üstüne düşünmediğim onca yazı var, onca kalıp, onca söz var... Bu kadar eksikken bu kadar öğrenecek çok şey varken neden hala duruyorum!?

Eylül 27, 2008

Eylül 25, 2008

Heycan, 3 gündür doğru dürüst uyumasan bile uyumak için kafanı yastığa koyamamaktır...

Eylül 22, 2008

Büyürken



Şimdi şöyle, eğer insanları sevip sevmemeye karar vereceksem, elime aldığım papatya yapraklarını teker teker koparıp rüzgara bırakmayı yeğlerim, rüzgar alır istediği yere götürür sevdiklerimi ya da sevmediklerimi. Güzelim çiçek tek yapraklı kaldığında ise sadece benim istediğim kelimenin ağzımdan çıkmasını isterim, "seviyor".

İnsan kendini ne kadar severse insanları da o kadar sever demişler mi yoksa ben mi uyduruyorum. Hayır çürüteceğim bu savı da, o yüzden. Ben kendimi severim üstünüze afiyet, ama gel gör ki insanlara karşı aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Tamam sevdiklerim var elbet içlerinde ama diğerleri... Heryerdeler be azizim! Neyse ama reform hareketleri içerisindeyim, pollyanna kimmiş... Güzel, doğru, iyi, şans, uğur her şey benimle ya da etrafımda olacak. Çünkü isteyeceğim, çünkü inanacağım, çünkü kimyasal etkileşim var. Her şeyde bir etki var, tepki küçümsenemez elbet. Tepkisiz yaşanmaz zaten, o olmadan göçen bir süngerin yukarı çıkmaması gibi irite eden insanlar oluşur, onsuz bastığın her yerde izler kalır sonsuza kadar, fiziksel olanı diyorum, duygusalı esgeçtim, onsuz insan sadece bir araçtır yüzeyde, sadece bir nesne ya da sadece bir hiç. Müziğin kulaklarında bıraktığı etkiye verdiğin tepki yüzünde küçücük de olsa bir mimik hareketiyken bazen, bazen kollarını bacaklarını istemsiz mükemmel hareketler düzeninde bulabilirsin, onu hissedebilirsin, onunla yaşayabilirsin. Hayat seni üzmeyi, o ahengi hissettiği anda keser tahminimce, başıma gelse keşke de direkt söylesem keser diye. Bir gün elbet karşına çıkar eski benliğin. O zaman onla konuşacak bir kaç lafın olur, bir kaç cümlen. Aktarıp rahatlarsın yüzüne vurdukça ve işte o zaman anlarsın büyüyorsun...!

Eylül 21, 2008

ODTÜ, küçül küçül de cebime gir, böylece hep benimle olsun!
E hadi, bekliyorum hala... Sesini o kadar uzak tutma benden, sadece bir tuş kadar yakın bana mutluluk ama o tuşa senin basman gerek...

Ben bir salağım!

Hayatımızı kolaylaştıran ve benim de yenilerini merakla beklediğim, yarışlarına bayıldığım, üstün teknoloji ürünü "araba"lar illaki ilgi alaka isterler değil mi? Onlarla tek başına muhattab olabilmeniz için belli başlı şeyleri yerine getirmeniz gerekir. Mesela kursa gidip, ehliyet sınavına girmek, sınavı geçmek, ehliyeti almak falan filan... Bunlar araba kullanmanın belli başlı şartıdır, bir de arabada olması gerekenler vardır tabi: benzin/gaz, yağ, su...

Yahu sorarım size, hangi sürücü, şartların en üstün elveriş sağladığı bir ortamda, arabasının benzinin olup olmadığını bilmeden yol alır ve arabayla kavga ederek varması gereken yere gitmeye çalışır. Bu seviyesi çok yüksek sayılmayan ülkemizde bile parmakla gösterebilecek kadar azken, ben de bu parmakların çevrildiği şahış olmuş bulunmaktayım bugün.

Yolda kaldım, salağım ve utanıyorum!

Eylül 18, 2008

Ronald Reagan

Demiş ki; tek ihtiyacım olanın bir karar vermek olduğunu öğrendiğimde, onu oylamaya sunmadım. Sadece karar verdim.

Benim de böyle bireysellikler yapabilecek hale gelmem için ille büyük düşünür ya da ne bileyim bu adam gibi Amerika eski başkanı falan mı olmam gerekiyor acaba gerçekten. Bunu merak ediyorum izninizle...

Eylül 16, 2008

Yeap! Şimdi iyiyim! :)

Eylül 15, 2008

Bugün Gizem'i gördüm, defalarca... Dönüp dönüp bakasım geldi, hatta hiç dönmeden bakasım... Bence iyi değilim. Çok mu açık oldum!?

Anne bana masal anlat!

Hadi anne bekliyorum, eski günlerdeki gibi... Başla bir küçük çocuğun hikyesinden, sonra o çocuk büyüsün güzel güzel okusun ve mutlu olsun. Dünyanın en mutlu insanının hikayesini anlat anne bana. Anlat da rüyamda mutluluklar göreyim, anlat da mutluluk kelimesinin anlamına erişeyim. Anlat anne lütfen anlat, beni seviyorsan anlat. Mutlu olmak istiyorum anne!

Ben daraldım!

Adam içeri girdi, ellerinde çiçek, yüreğinde büyük bir sevgi ve özlem... Dilindeki sözcüklerin büyüsünü kaybetmelerine izin vermeden coşkuyla aktarmak istedi onları. Ama yapamadı, gördükleri, sözcüklerin susuz yutmaya çalıştığı ekmek gibi boğazında kalmasına neden olmuştu.. Arkasını döndü, elindekileri düşürdü ve yürüdü, yağmur sularının aktığı yöne doğru...

Eylül 14, 2008

Aralık ortasında yenmek üzere saklanmış karpuz gibiyim...

Eylül 12, 2008

Konuşma

burak lafa başlar,
-nbr
burak cevap verir
-bilmem
burak sorar sonra
-nasıl bilmem?
burak cevp verir
-ya abi karar veremiyorum ki nasılım, iyi mi kötü mü
burak sıkılmıştır
-salaksın cidden sen ha, yok yok malsın
burak utanmıştır ama çaresizdir
-öyle miyim cidden abi, gerçekten öyle miyim ki, bak kararsız kaldım.
burak patlar
-senden ne köy olur ne kasaba
burak lafa girer
-abi lütfen çoktan seçmeli konuşma, nasıl karar vereceğim benden köy mü kasaba mı olacağına
burak artık sallamamaktadır
-ya burak bi s..tir git.
burak cevaplar
-hah şöyle kesin şeyler söyle canımı ye, gidiyorum!

Duvarda Balık

Hani şu balıklar,
Dış dünyaya çıkardıkları baloncuklarla haber yollamaya çalışsalar da, baloncuk basınca dayanamayıp patlar suyun içinde. Laflar kalır içeride, belki acil çağrılar... Bir haber yaşayın sudan, derinliklerden. Orada arkadaş olmanızı bekleyen, solungaçlı yüzücüler var.

Eylül 11, 2008

Who wants to live forever
There is no place to love!

Eylül 09, 2008

Gelecek ve Götürdükleri

Avustralyalı gelecekbilimcilerin yaptığı araştırmalara göre gelecek 50 yıl içerisinde bir çok "şey" artık varlığını yitirecekmiş. Gerçekten çok ilginç gelen bir kaç kavram hem durup düşünmeme hem de vay be bunu neden düşünmüşlerki dememe neden oldu. Kavramları düşünmemin, hayatımdaki şu anki önemini düşünmemin yanısıra onların haytımda olmadıkları hallerini de düşünmek değişik geldi. Olay şöyle ki;

2014 yılında artık "kaybolmak" diye bir kavram olmayacakmış. Aslına bakarsanız ebeveynler için gayet iç açıcı bir durum bu ancak insan özgürlüğünü kısıtlar diye düşünüyorum-özellikle bu ara kaybolmayı düşünen bir nefes alan olarak.

2016 da "gay bar"lar kalmayacakmış artık. Bu da demek oluyor ki ne yapıp yapıp o ortamı bu aralar gidip görmem gerekiyor bence. Meraktan çatlayabilirim :P o erkeklerin birbirlerine nasıl ilgi duyduklarını ve bunu dışa nasıl vurduklarını merak ediyorum. Psikoloji okusaydım lezbiyen ve gay ilişkiler üzerine araştırma yapardım sanırım. Ben bu olayı Hollanda'nın jeolojik konumundan dolayı dünya gay toplantısı sırasında sular altında kalıp, hepsinin yok olmasından olabileceğini düşünüyorum :)

2022 de artık bu yazılarımı yazdığım, içimi döküp sizinle bir şeyler paylaştığım, sürekli değiştirerek başını döndürdüğüm blog'um "höbölöbss" artık olmayacakmış ki bu haber beni derinden sarstı.

2023 te "çalışılmayan hafta sonları" olmayacakmış. Sanki şimdi insanlar doğru düzgün hafta sonu tatili yapabiliyormuş gibi. Bence buna bir de "maaşlı iş olmayacak" notu ekleselermiş süper inandırıcı olurmuş.

2026 da "öğle yemeği" olmayacakmış. Hayat o kadar çok çalışmayı gerektirecek ki demekki yemek yeme zamanı bile olmayacak öğlen. İlginç.. Ayrıca aynı yıl "samimiyet"i de kaybediyoruz. Aslında burada bir çekilşki yok mu. Hani "kaybolma" kavramı 2014 yılında yok ediliyordu. Bu nasıl iş her yıl sürekli önemli önemsiz bir şeyler kayboluyor. Samimiyetin varolduğunu zaten söylemek çoğu durumda zor olsa da, insanların yüzlerindeki maskelerin "bam" diye 2026 da düştüğü anı görmek hoş olabilir gerçekten.

2030 da "çocukluk dönemi" olmayacakmış. Ne demekse! Herhalde anneler 15 yıl hamile kalacaklar, ne mutlu bir durum düşünsenize iki ayaklı fil gibi olurlar heralde. Ayrıca bu olayın şöyle bir güzelliği var, hiç tanımadığınız bir teyze ya da amca seni gördüklerinde "ayy ne kadar büyümüşsün, elime doğmuştun hatırlıyomusun, daha şukadarcıktın" diyemecekler sen de doğal olarak " yok o zamanlar salaktım pek bişi hatırlamıyorum" diye onu bozma girişimlerine girmeyen edepli bir insan olarak kalacaksın. Bu iyi bir şey, bunu tuttum..

2034 te "Bangladeş" olmayacakmış. Herhalde o zamana kadar oraya gidecek parayı biriktirebilirim bir şekilde diye umut etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Ki bununla birlikte artık "ucuz seyehat" de aynı yıl yok olacakmış. Bu durumda hemen bir yerlere gitmeli derim ben.

2038 de belkide bu sıralar bana en iyi gelecek ilaç olan "Sükunet" olmayacakmış. Bunun derin anlamları olabilir. Deşersem korkabiliriz bence..

2039 da, bunun çıkalı eşşeklerin çoğaldığı "özür dilerim" olayı kalmayacakmış. İlginçlik odur, zaten pek bir anlam da ifade etmiyordu artık. Dillerde dolaşan saçmalıklar kalıbı olarak görebiliriz bunu. Çok ender gerçek anlamını yansıttığı, hatta yansıtsa bile karşındakinin dikkate almadığı bir olgu oldu bu da. Gitmesi çok bir değişiklik yaratmayacaktır tahminimce.

Vee işte gelenebilecek en son nokta. 2050 de artık "ölüm" olmayacakmış. Ona göre kazıklarınızı sağlamlaştırır mısınız yoksa bu gelecek bilimcilere inanıp artık takmaz mısınız orasını bilemem ama taminimce bu yıl nüfus patlaması yaşayıp Japon bireylerin hallerinden anlayabileceğiz. 2050 aslında cool bir yıl şöyle düşünülürse, ama 3000 yılı da görülmeye değerdi bre!

Bu "şey"lerden daha çok var ancak beni çekenler bunlardı. Gayet eğlenceli bir haber bence. Değişik en azından. Bu geleck bilimciler 1990 yılından önce çalışmaya başlamışlar ve bu zamana kadar dedikleri olmuş, mesela artık eski İsveç Çakıları yokmuş hernekadar bana var gibi gelse de.. Bir de "burak" hacmi hakkında fikir yürüttütebilsem bu amcacıklara tam süper olcaktı ama denk gelemeyiz herhalde...

Ne yapsam boş

Ne yapsam boş!

Eylül 06, 2008

İnsanın kendini bir şekilde anlatması gerekir bazen karşısındakine. Belki küçük bir kağıt parçasına o an aklından geçenlerin dökülmesiyle, belki direk içinden geçenlerin ortamın önemini yok sayarak kelimelerle, belki becerin varsa tellerine parmaklarınla vurduğun gitarının melodisiyle... Eğer hiç birini de yapamıyorsan, sadece bakışlarınla, sadece içtenliğinle ya da ruhunla. Çoğu kez ikilemde kalmışlığın verdiği acı, arkandan konuşulmasının getirdiği stres, farkındalığın getirdiği sinir, bildiklerinin ve gelecekte göreceklerinin dayattığı huzursuzluk. Amacın sadece temizlemek olsa da aklındakileri, zamana yenik düşmenin, geçirdiğin günlerin kendi sonunu -her şekilde- hazırladığının gün gibi açık olmasının verdiği his ve kulaklarında dönüp duran melodilerin arasına karışmış bir kaç cümlemsi yapı, kimisi tamlama kimisi sadece sözcük, kimisi yansıma kimisi anın verdiği doku oynaması, mimik.

Geriye bakmanın verdiği sinir, ölçülemez derecede yükselen ibre misali çıkadursun nirvnaya, geçmişini unuttuğunda geleceğinin olmayacağını söyleyenler halt etmiş. E hadi söyleyin bana, ben bu geçmişi unutmadan nasıl ayaklarımın üstünde duran bir kütle olacağım ki, üç sene daha mı beklemem gerekecek, yoksa sadece üç vakit mi. Kahve falının içinde yer yer dizilmiş, kahvenin denk gelmediği yerler / yollar gibi görünsem de, bütünlüğü birbirinden ayıran açıklıklarım aslında. Yol yok yani orada. Olan, sadece açıklık. Ormanlardakilerden... Hani yangının birinden diğerine atlamamasına yardım edecek olan açıklık. Dizi şeklinde değil, kısa filim şeklinde bir çırpıda izleyip geçin beni. Emin olun mutlu son var(!).

Eylül 04, 2008

Kar Yağdı, Sevin!

İç kesimlerinde çöl, kıyı şeridinde tropikal iklimin görüldüğü bir ülken olduğunu düşün. Hadi daha da somutlaştıralım, benden azcık daha kara tenin olduğunu ve uyruğunun Kenya olduğunu düşün. Kenya da yaşıyorsun. Bilmem hangi kolda, kabilede, hangi dağda ya da ormanda ya da herneyse. Sonra gökten her zamankinin aksine gariplikler düşmeye başlıyor. Ama senden çok farklı, mesela bembeyaz, kadife gibi dokusu. Dokunduğunda yok oluyor. Sen sadece büyüler yapan, kendince ilaçlar geliştiren, abada dubada ateş etrafında dans eden ve giyinmek için evinin çatısından sarkan dallardan bir kaç yaprak kopartan bir insansın ve inandığın, üstündeki, sana her zamankinden faklı milyonlarca hediye yolluyor. Ne yaparsın? Ben delirebilirdim, bunun (sonunda) dünyanın sonu oluduğunu düşünebilirdim belki de sevdiğimin yanına koşup bana g-hediye edilen bu hediyeyi ona hediye etmek için ellerim arasında aldığımda kaybolsa da koşarken bir yenisini edinmek için çırpınırdım. Sonunda onun yanına ulaştığımda da bu büyünün üstümüze bir melodi edasıyla inmesini izler belki de dans ederdim. Keşke gerçekten bilmediğim bir doğa olayı zarar veremeyecek şekilde kendini tanıtsa da Kenyalı insan arkadaşlarımla aynı duyguları yaşasam. Tabiki orada da ilkel yöntemler haricinde normal yaşayan insanlar mevcut ama bir kabiledeki insan gözünden bunu gerçekten görmek isterdim.

Bu hayatta bir bok olamama durumları içerisine yakıştırılan ben, zaman gelince bok mu olduğumu yoksa yediklerimin çeşitlilğinden benim mi onu oluşturduğumu görmek için bekleye durayım, bu gibi değişik olaylarla zaman geçirmek hoş olabilirdi şahsi fikrimce.

Yoksa gelirdi tüm ahali, kalkardı ayağa, vururdu başına, baksana ne dökülüyor gökten, bak sen şu işe nedir ki bu, nedir acaba bize verilen bu şey, sonumuz mu geliyor, kutlama mı var, yoksa cezalandırıyor muyuz, gece hepimiz yattıktan sonra bu düşenler bizi öldürecekler mi, yoksa, yoksa.. Baksana bu benim el arabamı görünmez yapmaya yüz tutmuş bile, beni ondan mahrum etmek için mi burada, ne suçum vardı ki. Alma tek tekerleklimi benden, neden bu ceza. Söz bir daha bakmayacağım o kadına, valla!

Eylül 03, 2008

Şimdiki Zaman

Kelimeler parmak darbelerime olşuyor şuan, ne yazdığıma bakmak için kafamı kaldırdığımda gördüğüm tablo beni aslında çok heycanlandırmıyor, daha güzel kelimler bulabilecekken sadece şimdiki zamanı yazıyor olmam çaresizlik mi yoksa birikenlerin yerlerinde mutlu olma belirtisi mi farkedemiyorum. İstiyorum ki elimde kalem aksın gitsin sonra da okumak istediğim en güzel yazı olsun, ama yok. Sadece yatmış kağıdın üstüne durmakta kendisi, ben de bu klavyeye darbeler indiriyorum işte. Bu saçma yazıya son vermek üzere parmaklarım yavaştan "nokta"ya doğru ilerliyor. Vee işte onu buldu sanırım.

Eylül 02, 2008

Martı

Deniz kenarındaydı, içine çektiği nefes, az önce üzerinden geçen martının kanatlarıyla ittirdiği o tertemiz havanın taneciklerini, önce burnuyla sonra vücudunun tamamıyla buluşturdu. Artık zihnine giden kan onu az da olsa düşünmeye zorluyordu. Temizlik beraberinde getirdiği ferahlık ve umutla akıyordu damarlarında. Kaldırdı kafasını, baktı sanki sonsuza kanat çırpan martıya bir kez daha. Gözünden düşen tek damla yaş iyiki tuzlu ki hemen karıştı denize, yabancılık çekmeyeceğini bildiği için saldı geri kalanını da. Sonra deniz kabardı ve onu da aldı içine. Sonrası malum, bilinmez...

Ağustos 21, 2008

Pencere

Küçük bir çocuk vardı, elinde şekerlemeleri. Sadece pencerenin önünde oturur, sokaktan gelip geçenleri seyrederdi. Büyüyünce olmak istediği mesleğe karar vermek için herkesi iyice tepeden tırnağa süzerdi. Anladıklarını not eder, anlayamadıklarını betimleyecek sözcükler bulur, sonra hepsini detaylı araştırırdı. Aklına yatanlarla ilgili hayal kurar, oynadığı oyuncaklarına ya da hayali arkadaşlarına ona göre isim ya da sıfat takardı.

Zaman geçtikçe kararı yerine oturmaya başlamıştı. Artık ona doğru gitmek istiyordu. Elinde şekerlemeler yerine artık dergiler kitaplar vardı bir süre sonra. Okuyordu sürekli, bir şeyler karalıyordu. Aklına gelen tek bir kelimeyi bile değersiz görmeyip hemen not ediyordu. İlerde işine yarayacak, elindeki bulmaca gibi karelere bölünmüş dünyanın anahtar satırını çözmek için kullanacaktı. Bunu biliyordu.

Hedefleri, belli bir yaşa gelince, artık gerçekleştirilmek üzere birbiri ardına dizilmişlerdi. Sadece onu bekliyorlardı. Sadece gelmesini ve ilgilenmesini. Önünde birikenlerin, küçükken kurarkan bu kadar heybetleneceğini düşünmemişti elbette. Sadece koymuştu bir kaç kural, ona göre yaşamak istemişti. Üstüne üstüne gelenlerle başa çıkmak zordu ve yardım edeni yoktu.


Sıkıldı sonra, bıktı her şeyden. Çekti elini eteğini, bıraktı havayı aksın istediği yerden ciğerlerine. Tek derdi boğazı oldu, yesin içsin hayatını geçirsin.

Aklına geldiğinde içini tek cız ettiren şey, o güzel çerçeveli pencereydi. Onunla kurmuştu hayallerini ancak onu yüz üstü bırakıyordu. Güle güle pencere, dışarı senin gösterdiğin kadar temiz ve net değilmiş...

Ağustos 15, 2008

Şıpıdak terlik

Merhaba koca dünya, artık mola zamanı, artık ayaklarımı kumlara gömme zamanı, artık elimde kitabım, önümde sonsuza uzanan deniz, tepemden geçen uçaklara arkadaşlık etme zamanı, artık tatil zamanı...

Birbiri ardına, hatta bazen biri bitmeden diğeri başlarcasına koşturduğum aktivite yığınlarına kısa bir ara vermek üzereyim. Değişik bir duygu bu, nasıl desem.. Böyle elindeden şekeri alınan çocuğa ağlamaya başlayacağı milisaniye içerisinde daha büyüğünü ve renklisini vermek gibi, ya da önünde koşan atletin senden önce bitiş cizgisine varmasını izlerken birden onun tökezlemesi ve senin onu geçmen gibi, çalıların arasında kaybettiğin basketbol topunu araken, diğer kaybettiğin voleybol topunu bulmak gibi değişik bir heycan benim için. Beklenmedik olduğundan değil, olabileceğine ihtimal vermediğimden... (Hadi aradaki farkı kavrayın) Çok yoruldum cidden, dinlenmem gerektiği düşüncesi aklımdan çıkmıyor haliyle. Bastırmaya çalışsam da yaptığım işlere konsantre olma açısından, patlama durumuna gelmedi de değil hani.. Biliyorum sadece 2-3 saat kaldı özgürlüğe...

Ancak düşünün, feci halde sıkışmışsınız, terler akıyor alnınızdan ama size 2-3 saat daha dayanman gerekiyor diyorlar. İşte o zaman durup düşünmek gerekiyor bir kaç saniye daha, acaba gerçekten beklemeli miyim, dayanabilir miyim yoksa kimseyi sallamadan koyversem de ratahatlasam mı?

Ağustos 12, 2008

Vaz geçme, asla!

Arayan mevlasını da bulur belasını da demişler. Ben belamı bulmadım bu sefer. Çok uzun süredir dinlemek istediğim bir şarkı vardı ama sadece bir kaç kez arabada radyoda denk gelmiştim o da sonu oluyordu genelde. Aslında genelleme yapılmaz çünkü sadece iki kere dinledim sanırım. Ama beni bağladı kendine. Aylar geçti ama gerçekten, ki düşünün antrenmana giderken dinlemiştim en son ki benim antrenmana gitmediğim yıl olacak.

Biraz önce de yarın sabah (kaçta olduğunu henüz bilmiyorum) taşınacağımız bana sonunda dank etti ve e ben de hazırlanıyım bari modunda bütün kutularımı düzenliyordum ki cd kutum çıktı arkadalardan. Tozlanmış, yıpranmış.. Bir açtım ki bir sürü cd nefes alamamanın verdiği darlıkla oksijen diye bağardılar resmen. Sonra bunlar nelermiş acaba diye bakmaya başladım teker teker. O sırada arkada mükemmel sesli kadın Dolores O'Riordan var tabi... Sonra içlerinden biri gözüme ilişti: "Pinhani". Dedim birazcık da bunu dinleyim bari.

Şarkılar peşi sıra ilerlerken ben kutulama işlemlerine devam ediyordum tabi. Ve işte tam o anda, tam o sırada o uzun zamandır hasretini çektiğim mükemmel şarkıyı duymaya başladım. Hayretler içinde elimde kitaplarım bağırarak eşlik ediyordum kendime geldiğimde.. Harika, meğer Pinhani'ymiş ve dibimdeymiş...

Sonrası malum, çevir çevir dinle...


Yalnız kaldıysan kalkıp pencerenden bir bak
Güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü..
Dön bak dünyaya...
(...)

Bir sonbahar kadar yalnız
Bir kış kadar savunmasız
Ya da ilkbaharsan, yolun başındaysan...
Asla vazgeçme!
I think, we can be friends,
I can be your friend
If you need someone to talk to you about anything, I am here!

Well...

Oh, okey okey, it's cool!

No, I didn't mean that...

Okey, I see, it's cool!...

Ağustos 11, 2008

Sadece Bir Duvar Belki

Ben gerçekten çok garip bir insanım. Farkındayım. Ancak değişik bir açıdan bakılacak olursa siz de benden farklısınız, ne ben size ne siz bana benziyorsunuz, kabul. Peki, hiç düşündünüz mü size tamamen benzeyen bir insan olduğunu. Düşünmediyseniz ne ala ama eğer oldu da düşündüyseniz, nöronlarınızı dünyada düşünecek o kadar çok şey varken boşa görevlendirmişsiniz. Ben yaptım biliyorum.

Ağlama duvarı düşünün. Diğerlerinden farklı. Beş duyusu var insanlar gibi, düşünebiliyor da çok zorlarsan belki yorum da yapar hatta. Ama bir sorun var. Dışarıdan görünen bütün heybeti, yüceliği kısa süreli, usta örerken bu duvarı malzemeden çaldığını bütün ustalığıyla saklamayı başarmış. Aradaki çimentonun doygunluğu özümsenemeyecek düzeyde az. Fakat kullanılıcılar bilmemekte. Gelen konuşuyor, giden konuşuyor. Adın var bir kere, zamanında teşvik etmişsin gel de ağla diye. Genelgeçer bir düşünce hakimdir ya insanoğlunda "ağla açılırsın!" Bazen aklıma getirmeden edemem e peki "alışmış kudurmuştan beterdir" lafı ne olacak. İkisini de söyleyen atalarımızken, hangisini daha çok sevdiğimizi nasıl ayırt edeceğiz. Bence kendi sözlerini ya da sözcük gruplarını kendin belirlemelisin. Ağlayacaksan gidip bir duvara onu da düşüneceksin, rahatladıktan sonra içinden çıkanların onda bırakabileceği etkileri düşüneceksin. Yeniden geleceksin eminim ama bu sefer etkiyi düşük tut ki tekrar gelmeye yüzün olsun!

Ağustos 09, 2008

I'm trying to control myself
So, please stand in my way...


Will I forget in time,
You said I was on your mind?

Ağustos 05, 2008

Uzakmış Peh!

Uzak... Değersiz artık uzaklar. Teknoloji bizi bile nanometre mertebesine getririp çip çip yapacak kadar gelişmişken "uzak" kelimesi barındırdığı somut anlamları yitiriyor. Mecaz kullanıma açık ancak. E o da olmasa olmaz değil mi? Kafamı alıp nereye götürcem sonra, hem mecazda masraf da yok.

İyiki varsın lan... İyiki ordasın... En uzağımda, yanıbaşımdasın! Sağol...

Teşekkür ederim!

Ağustos 04, 2008

Zümrüd-ü Anka

Bu robot, Amerika'nın Mars'ta buz kütlesi bulan robotu. Geçenlerde yine iş başındaydı ve bu sefer biyonik kürek şeklindeki eliyle Mars'ın bu zamana kadar hiç gidilmemiş bölgesine gidip araştırmalar yapmış ve direkt "su"ya dokunmuş. Ayrıca bu biyonik kol sayesinde yüzeyde sodyum, potasyum, magnezyum ve klorür tespit etmiş. Bu elementler insanın bünyesinde bulunanlardan olduğu için ve topraktan gelme olayı bilindik bir konu olduğu için yakından "biz"den birileri Mars'ta türerse şaşırmayın derim :)

Vah :|


Ağustos 03, 2008

Gün bugün
Bugün aslında dün
Bunların hepsi yarın
Yarınlar hayat!

İnsanın istekleri akrep yengeçi kovaladıkça katlanarak artar, tıpkı ayın yörüngesinden 10 üzeri eksi 85 mikrometre kaymasıyla, kıyılara vuran su kütlelerinin artışının büyüklüğü kadar atar hem de. Zevkler sürekli değişebilir, sürekli başka ihtiyaçlar sürekli değişik tatlar denemek cazip gelebilir. Mükemmel hisler uyandırcağı düşünülen, ya da bu ne ya neden kalkıştım bu işe denen işler tersine dönüp, aksi yönde ivmelenerek devam edebilir.

İstiyorum ki bendeki bu istekler, bu içimdeki aç maymunlar sürekli iştahlarını kabartsın, sürekli yeni şeylerle çıksın karşıma..

Mutluyum, elimde akordeonum, aklımda pek de alışık olmadğım melodilerim, suratımda salak bi gülümseme, bekliyorum güneş doğsun... :)

Dengesiz Denge

Bir, yengeç dönencesi
İki, oğlak dönencesi...

Kuzey kutbundan suların lavabodan sağdan sola doğru dönerek akışı,
Güney kutbunda soldan sağa doğru...
Ekvator üzerinde ise dümdüz, sadece akması, ne sağa ne sola dönerek.
En güzeli
En temizi
En eğlencelisi
Denge
Lav patlarken ilk önce yukarı, sonra çekimle yere düşmesi
Oksijenin karbonlara bağlanması
Rakının yanında balık olması..
Ya da Orhan Veli gibi rakı şişesinde balık olma isteği..

Heyt dengesiz dünya, 23 derece 44 dakika yana yatsan neye yarar...

Ağustos 02, 2008

Yapraklar sarardıktan sonra vakit kaybetmeden düşerler

Dur önce bir
Bak etrafına
Silkelen
Karşında bir şey var
Bak ona
Güven

Bir ses duyuyorum
Bir uğultu
Saf çocuklar gibi
Git sesin geldiği yere
Otur orada uzunca bir süre

Bank var parkta
Kimse oturmuyor üstünde
Karşısında sonsuza uzamış deniz
Atlayasım geliyor
Yüzme bilmiyorum

Rüzgar çıktı
Saklan
Etraftan üstüne birkaç aşk parçası saplanabilir
Direnmelisin
Üzülme

Boynunu eğme
Her zaman dik olsun
Yukarıları hedefle
Mutlu olursun
Mutluluk soyut
Göremezsen düşme boşluğa

Elimde bir bilet
Gidişi hemen yarın
Dönüşü...
Dönüşü yok
Gidiyorum ötelere
Ta şu dağların ötesine
Gelme benimle

Korkuyorum
Hem de çok
Sana söyleyemem neden
Ben de bilmiyorum
Diliyorum sadece güzellikleri
Sonra başlıyorum direnmeye

Fark ettim
Kendimle konuşuyorum
Amaçsız
Sen zaten karşı dağdasın değil mi
Hedefim: yanın!

Bank da sensin değil mi
İnsanları üstünden atıp bana yer açan
Ya da deniz
Yüzme bilmesem de beni çeken
Ya da gökyüzü...
Hepsi sensin değil mi...

Biliyorum
Biliyorum, sus, söyleme
Hiç bir şey
Kendi saatim var kolumda
Kendi benliğim
Kendim ayarlayabilirim her şeyi
Bol şans
Öncelikle bana.. sonra belki de azcık sana...

Temmuz 28, 2008

Akordeon

Akordeon, arjantin tango, Yann Tiersen... Aslına bakarsanız bana çok da uzak olmayan şeyler bunlar. Ya da şöyle diyim; Yann Tiersen burada da dikkat ettiyseniz bir kaç kez müziğini sizinle paylaştığım, Amelie'nin film müziklerini yapan, fransız, multi-enstrümantalist bir müzisyen. Genelde eserlerinde piyano, keman ve ailesi, gitar ve akordeon kullanır. Ben bu adamı uzun zamandır dinliyorum, uzun zamandır müzikleriyle dalıyorum düşüncelere ve burada akordeon var. Bir diğer taraftan, arjantin tango... Bu yaz okulu değişikliklere vesile... Arjantin tango dersi aldım bir kur. Mükemmel asil, erkeğin dominantlığıyla sürüp giden, bana da çok uyduğunu eğitmenler tarafından duyduğum bir dans ki ben de hissetmiştim zaten. Sonradan öğreniyorum ki, bu dansın da en güzelleri akordeon ile yapılıyormuş zamanında, eskli topraklar birbirlerine olan bağını anlatmak için daha da yaklaştıkları sırada birbirlerine, akordeon sesleri beslermiş aşklarını...


Ve bugün...

İki gündür mükemmel akordeon sesleri içinde geçiyor bu saatlerde 15-20 dakikam. Sanıyorum ki bizim apartmanda oturan gençlerden bir tanesi ders alıyor ya da veriyor, çalışırken camı açık, biz de kısmetleniyoruz... Ama olay bundan biraz farklıymış... Babamın Boşnak olduklarını düşündüğü karı-koca sokağımıza geliyorlar ve çalıp para kazanıyorlarmış.. Hem de bizim apartmanın önünde... Çok güzel melodiler duyuyorum. Maymun iştahlılığım tutuyor aniden ve hemen araştırmaya koyuluyorum internetten...

Aranacak kelime: akordeon, akordiyon, akerdedon deon deon deon....

Vespa!!!

Ne güzel bir şeysin sen yahu! Param olsa varya.. İzni de kopardım - e para olmayınca izin almak da kolay oluyor tabi, Türkiye'den olmadı gideceğim Italya'dan alacağım valla, o kadar güzel ki içim gidiyor bakarken... :)

Temmuz 27, 2008

Ada...

Her yanımın masmavi sularla çevrili olduğu, güneşin iliklerimi ısıttığı, aklımı alıp düşüncelerden uzaklaştıran rüzgarlarla iç içe, sadece kendimle ya da sorgulamadan yaşayabileceklerimle kalabileceğim bir ada istiyorum. Adı önemli değil. Sözlükteki anlamını yerine getirsin yeter.

Bir fil olsun. Üstüne bineyim gezdirsin beni. Hafızası çok geniştir onların ta eskilerde çok eskilerde gördüklerini yaşadıklarını anlatsın bana. Çok uzun zaman geçti ama unutmadım desin. İyiki senin hafızan da benimki kadar yoğun değil iyiki sen benim kadar çok şey hatırlamıyorsun desin. Ama bilemesin ki neler hatırlıyorum. Neler var beynimin derinliklerinde, bilincimin en altlarında...

Deniz uçağına bineyim sonra. Beni alsın şehrin içinden götürsün en ortadaki adaya. Mavinin en beğendiğim tonunda bıraksın beni, dilediğim kadar yüzeyim. Karayım zaten iyice kararayım. O renk tonlarının ahengi içerisinde bir ben aykırı kalayım. Deniz hayvanları gelsin teker teker, onlarla tanışayım. Bir fabl olsun etraf aniden, onlarla konuşayım...

Sevgilim yanımda olsun, elimi hiç bırakmasın. Hiç gitmesin yanımdan, yatalım güneşin sıcacık ettiği kumlarda, güneşin batışını, o kıpkırmızı halini alışını seyredelim.. Arkadasından yükselsin ay iyiden iyiye. Biz oracıkta uyuya kalalım. Yengeçler üstümüzde sevişsin ama bizi uyandırmasın, sabah kalkalım o sevginin bize de bulaştırdığı mutlulukla öpelim birbirimizi, tertemiz deniz kollarını açsın bize...

Kuşlar uçsun etrafta, kimin sesi en güzel diye sorarcasına.. Papağanlar gelsin renk renk... Yeşilin tonlarını sayıp her seferinde yedi taneden fazla çıkartayım ve güleyim bilim adamlarına, peh yedi taneymiş baksana milyonlarca diyim.

snorkelim nefes almama yardım ede dursun ben alttaki küçük balıklarla sohbetime döneyim. Anlatsınlar nerden gelip nereye giderler, davet edeyim bizim denizlerimize sonra hemen kararımdan cayıp orasının onlar için tehlikeli sular olduğunu söyleyim. Gelmeyin küçük balıklar burası çok kötü. Ben oraya geliyim orda tanışalım...

Bari sadece rüya oluverse...

Kolipsya..

-Boşvermişim boşvermişim boşvermişim dünyaya
Ağlamak istemiyorsan sen de boşver dünyaya...

- Neşe, keder hepsi geçer
Bize kar kalan, nedir bu dünyadan

- Aman efendim ayrılık ölümden beter
Canım efendim yeter bu hasretlik yeter
Aman efendim bana bir merhaba gönder
Canım efendim, canım efendim

Temmuz 22, 2008

Şevkiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiim geeel yemek hazır...!

dzzzztt...dzz. dzzz-zz-tt.dzzzzzzzzt... phhhhuhuhuhhhhööhhfffppfffhh...


tam olarak koordinatlarını veremeyebilirim ama sırtımın oralarda bir yerlerde küçük bir kapak olacaktı... onun içindeki kırmızı kabloyu keser misin?

Ayağı kırılan ata ne yaparlar biliyor musunuz...? Bir insanın gururu ya da isteği, şevki atın ayağına benzer...

Temmuz 21, 2008

Holography

Saçmalıklar silsilesi... Bu insanların gözünü cidden para bürümüş. İnsan bir topluluğa konuşurken nasıl olabilir de ilk hedefimiz "para kazanmak" diyebilir, üstelik bilim okuyan bir topluluğa... Hayret-i mucize...! Adam geçmiş karşımıza ahkam kesiyor. Tamam illaki para kazanacasın/kazanacağız da bu kadar da at gözlükleriyle olmaz ki bu iş. Gerçekten artık insanlar ne yapacaklarını şaşırmış, olur olmaz şeyler söyleyip olur olmaz hayaller kurar olmuşlar.

Ben kalkıp gideceğim, fikirlerimi aklımdaki tasarımları ya da proje taslaklarını anlatacağımm, üstüne çalışma yapılacak ve beğenilirse hayata geçirilecek ve "bilmem ne"şirketi adına proje hayat bulacak. Hadi ya! Akıllı sandın sanırım sen kendini... İlerde şirket bile kurabilirmişiz. Ya allah aşkına bir çekil git, monopoli mi oynuyoruz ya...

Zaten aklım bulanık, önümde buğulu cam, diğer tarafını göremiyorum. Bir de böyle biriş çıktı karşıma, belki düzelirim diye gideyim dedim ama olacak gibi değil. Bir de bu darbe vurursa bana bu sefer kendime gelemem heralde. Hiç gerek yok bence... Kendi yağımda kavrulurum ben.. Hayat basit. Nefes al, ver...

İnşaat Mühendisliği

Çoğunuz ya da sanırım hepiniz ( yani benim bilmediğim okuyucular varsa diye diyorum) benim idealimin uçak mühendisliği oduğunu biliyorsunuz. Belki bir kaçınız da yapıların güzelliği ve ihtişamından kaynaklı inşaat sektörüne de ilgimi biliyordur ki bu ilgi az daha beni İTÜ ye sürükleyecekti ancak günümüz Türkiyesinde bu şartlar altında açıkçası diğer mesleklerde olduğu gibi inşaat sektöründe de dost ahbab ilişkileri ön plana çıkmakta. Bir ihale nedense başımızdaki insanların yandaşları ya da akrabaları tarafından kazanılmakta, ne hikmetse adamlar Türkiyenin sanki en mümekkel inşaat mühendisi olmuşlar hepbirlikte. Bu şartları göz önünde bulundurduğumda ve yıl başına mezun veren inşaat mühendisliği sayılarına baktığımda beni geri iten faktörler sıralanmıştı artarda ve sonra da vazgeçmiştim. Aslında Discovey Channel da ya da National Geographic Channel da "Uçak kazası raporu" ya da Airbus/ Boeing araştırma belgeselleri hariç izlediğim en sevdiğim programın "Mega Yapılar" olduğunu bilir miydiniz bilmiyorum. Şimdi bunları neden söylediğime gelelim... Sıkıntıdan aylak aylak internette sörf yaparken şans eseri tasarım halinde olan yapıların bulunduğu bir video gözüme ilişti. Adamlar hareket edebilen gökdelenler yapmayı planlıyorlar. Yani ev alırken artık kuzey cephe mi yoksa güney cephe mi kırk saat soruşturmak zorunda kalmayacağız ilerde. Daire kat kat istediği zaman ayrı ayrı dönebiliyor. Şimdi dikdörtgen plazmalardan oluşmuş ve üst ütste konmuş kutucuklar düşünün, bir bütün halinde görünselerde aslında birbirlerinden bağımsız hareket edebiliyorlar, ya da şöyle söyleyim, hani kare küp pazıllar vardı ya eskiden böyle her bir yüzü farklı renkte olurdu ve karıştırıp renkleri aynı yapabilmek için sürekli döndürdük, aynı o mantıkta gökdelenler... Bu yapıların tasarımını yapamazdım belki o kadar mimari becerim yok ancak mühendislik işinde yenilikler katmayı isterdim elbet. Şimdi şimdi yeni şeyler görünce bazen baya hoşuma giderek izliyorum, bazense pöff bunu daha yapamazlar ki heveslendirmesinler diye kızarken birden yapılma aşamasında olduğunu anlayıp salak salak sözlerimi geri alarak hayıflanıyorum. Sektörler birbirinden pek de farklı gibi görünse de Uçak Mühendisliği de bir nevi İnşaat Mühendisliği zaten bence.. Keşke gerçekten yapabilirliğimin seviyesi gün geçtikçe sıradanlaşmasa da gelişerek beni büyüsüyle etkilerken, başımın dairesel dönüş hızının kuvvetiyle yolda yürümekte zorlandırsa hatta yere düşürse... Mühendislik beni tatmin eder mi bilinmez, belki de bilimin içine girmeye başladığım için öyle geliyordur, belki de ben de diğerleri gibi mühendislikte okusam fizik dersini üçüncüye ya da dördüncüye alıyor olacaktım... Hiç bir şey net değil hayatta, hiç bir şey de mümkünatsız değil. Koca insan hayatında bir kaç yılın çok önemli olmayacağını düşünen insanlardanım ben de eğer öyle olacağı gerçekten inandırıcıysa tabi...

Sıkıntı Bey Kardeşim Nasılsın?

Burası hiç bana göre değil bunu kesinlikle söyleyebilirim. Bir kere burada araştırma yok. Sadece ayarlama, düzenleme, organizasyon ve rutin ofis işleri. Yok, bana göre cidden değil. Öğrenci olmasam ve gelecekte görebileceklerimi şimdiden görüp kendimi alıştırmak istemesem buraya sadece arkadaşlarımı ziyarete gelirdim herhalde. Ne bileyim, staj benim bakış açımı çok değiştirdi hayata ve geleceğe. Tam olarak ne istediğime karar verebilmeme yardımcı oldu, lakin hala karar verebilmiş de değilim, bu uranyumdan daha kararsız halimle... Ama karar verdiğim bir şey var ki o da araştırma ve bilimle iç içe olmak istediğim. Ülkemiz şartlarında bu pek mümkün olmasa da yapılabilen en geniş araştırma çerçevesinde ufakcık bir çivi bile olsam mutlu olabilirim heralde... Geleceğin korkusu insanlar üzerinden bir türlü kalkmıyor elbette. Bunu görüp, bu yüzden hayatım boyunca gelcekten korkan bir insan olacağımı göz önünde bulundurursam, aslında pek de gereksiz bi aktivite olduğunu görmüş olmam lazım. Büyüdüm, iş sahibi oldum, sonra evlilik, sonra çocuk sonra bu şimdiye kadar yaşadıklarımı baş rol oyucusu değil de yardımcı erkek oyuncu yani baba olarak yaşamam gerekecek ki bu da hayattan sürekli hatta daha da artan bi grafikle korkmam anlamına geliyor. Teknoloji geliştikçe hayatın karmaşası azalacağına, stratejik çatışmalar ve kontrol gücü gelişmiş oluyor. İnsanların insanlara üstünlük sağlamasını geçtim, artık yakın gelecekte kendimizi robotlara emanet edeceğiz ki şimdiden de başladı en azından cerahi operasyonlarda mesela.. Bir robotun beni yönettiği, ülkemin başında bana başbakanlık yaptığı düşüncesi şu an beni gülümsetsede, olabilmesi durumu tedirgin etmiyor da değil. Hoş şimdikilerinin yerinde günde üç öğün yağlanması zorunlu bir robot başkan isteyeceğim su götürmez. Hayatın insanları elinde oyun hamuru gibi oynattığı dünyamızın heybeti, aslına bakarsanız 1,000,000 ışık yılı uzaktan ya da daha da küçültürsek sadece 1,000 ışık yılı uzaktan bile görünmemekte. Sadece bu dünya kendini bir bok zannede dursun yanına bi Uranüs gelince altına kaçırması içten bile değil. Kendini dev olarak gören bu dörtte üçü sularla kaplı, sulak kürenin yüzeyinde, yuvarlanan topun yüzeyine yapışan hamam böceği ya da karınca sürüleri olarak biz, pek de bir seçim yapamıyoruz herhalde. Elimde bulundurduklarım, sahip olduklarım ya da olabilcekelerim beni mutlu etmediğinden değil bu söylediklerim. Gayet huzurlu ve doyumlu yaşıyorum ama merak da etmiyor değilim. Dünyanın varlıklarını sınırsız harcama yetisine sahip insanlar hiç mi sıkıntıya düşmüyor, hiç mi ağlamıyorlar. E illaki ağlıyorlar dediğinizi duyar gibiyim o zaman neden diğer tarafta insanlar yemek bulamadıkları için ağlarken, bu taraftakiler hediye gelen elmasın katarının azlığından şikayet ediyor? Anlamadığım bir nokta da şu ki, müslüman bir ülkeyiz ve dinimiz gereği yardımı seviyoruz elbette. Ama araplar da müslüman değil mi, buraya kadar tamam. Adam yemeğini bile altın kasede yerken yanı başında hemen Sudanda insanlar -ki onlar da dindaşları- açlıktan ölüyorlar. Ama o kralın eşi kapalı ve cennete gidecekler. Bakar mısınız kritere.. Böyle sığ bir düşünceye ben de vakıf olabilsem keşke. Hah! Bu toprak parçaları kocaman bir depremi gerçekten hakediyor aslında ama yine en mağdurlar yine mağdur oluyor. Kötü amaçlarım yok, ya da beddualarım. Aklımdan geçtiler, döküldüler. Sıkıntı insanın ağzını kapamaz çoğu zaman, daha çok açıp konuştukça daha çok sıkılmasına neden olur, veba gibi git gide büyür...
yok yok tamam sustum.. ağlamıyorum.. hem zaten gözlerimi çıkarmıştım... içim daralmıştı geçti hemen. mutluyum ben. valla... sorun yok. çok merak etmiştik dediğinizi duyar gibiyim.. ehhehehehe kulahım kafamda değil.. neyse gelin güvey işine döndürmeden ve kararımdan caymadan huzurlarınızdan çekiliyorum efemm.. müzik dinleyin de ruhunuz doysun...!

Temmuz 20, 2008

Burak Ağlıyor...

Varya her şeyden soğuttunuz beni be! Her yaptığımdan süphe duydurdunuz. Sıktınız beni artık be! yeter ya, yeter! Nefret ediyorum artık. Sevmiyorum sizi. Bunu bu kadar açıkça söyletiyorsunuz ya ayıp size, ayıp! Gidin ya etrafımdan. Ben gidemiyorsam siz bırakıp gidin beni, gidin konuşmayın. Bunları diyorsam da ihtiyacım yok demektir. Anlayın ve gidin.

Bu kadar da olmaz ki canım. Bu kadar da insana yüklenilmez ki. Anlasana dalga geçeceğine ya. Anlasana o kadar yanımda durduni dertlerimi üzüntülerimi sıkıntılarımı mutluluğumu paylaştın anlasana be beni. Denizde gözünün dibinde boğuluyorum uzatcağına elini sırtını dönüyosun be! Defolup gittiğimde sakın tek ses çıkartma sakın en ufak tepki gösterme. Şimdi nasıl yaşıyosan öyle devam et.

Tırnağın etten ayrılamayacağını ya da en azından ne kadar acı vereceğini hepimiz biliyoruz değil mi.. Göze aldım her şeyi, mesuliyet bana ait, sana düşen sadece gitmek. Beni yalnız bırak ve git. Ya da peki sen dur olduğun yerde, ben giderim. Aslında bu benim işime daha çok gelir.

İnsanın içi böyle balonun içinceki havayı hüp diye kendi içine çektiğinizde balonun büzüşmesi gibi büzülüyormuş demek ki... Doğada her şeyin bir yansımasını bulabildiğimizi biliyordum, demekki sadece ses olarak algılamamak gerekiyormuş. Ama benim doğada bir yansımam yok, cünkü ben yokum. Artık zaman aktığı, ve beni sıktığı sürece kendi kendime, sadece fotosentezin insana uyarlanmış halini bana yetecek kadar yapıp, bakarım keyfime.. Elleşmeyin bence. Üzülmek istemiyorum. Ben dönerim elbet size, o vakit siz de düşünürsünüz; "e bu bana geri döndü, salak, nerden biliyor ki ben onu bekliyordum".. O zaman alırım ağzımın payını ya da herneyiyse devam ederim yoluma... Ak haydi heybetli zaman.. Ne geliyorsa bu dünyaya senin yüzünden zaten.. Dönyorsun, kendini tekrar ediyorsun sürekli hallaç pamuğu gibi ama ben senin oyuncağın olmayacağım. Oyuncak zaman geçirdiğin ve değer verdiğin şey değil midir? Kölenim, dilediğini yap...

Ve son perde.. Pofff.. Çanaktan dumanlar çıkar ve Burak dumanlar yok olmadan çoktan yok olmaya yüz tutmuş dumanın içinde kaybolmuştur. Kalabalık şaşar ama sonra takmaz. Gün gelince, tekrar seneler döndüğünde belki dumandan kurtulup çanağa girmeyenler yağdırır yağmuru, ıslanır yeryüzü. Hatta haber verir Burak ağlıyor...
ya gerçekten ben de hiç bir şey olamazsam, yani, hiç bir şey!...?

Temmuz 19, 2008

Senin ağlamanın ne demek olduğunu bildiğine gerçekten inanmıyorum. Sen ağlamayı sadece fiziksel sanıp karşındakini aşağılayan, sadece kendi döktüğün gözyaşının tadının tuzlu olduğunu sanan ve sadece senin ağlaman için bir kaç omuza sahip olduğunu zanneden birisin. Biliyor musun artık gözlerimi çıkardım ben. Hem görmeyim seni, hem de ağlamayayım diye. Artık ağlamak yok! Ne fiziksel, ne düşünsel, ne evrensel, ne küresel, ne kübik, ne eliptik!
Sanırım bu sefer cidden ellerimin arasından kayıp gitti... :|

Temmuz 18, 2008

Kendi kendine açıldı ben bir şey yapmadım...

Temmuz 16, 2008

Kıçı tutuşmuş çöpten adamcık! Ne koşuyosun oradan oraya, nedir derdin söylesene. Hem belki aynıdır benimkiyle. Belki sen benim yıllar önce kaybettiğim küçük uçağımın pilotu çöp adamcıksındır. Hem belki beni seversin ve uçağıma binersin. Ne dersin?
Bence ben dünyayı kurtarabilirim!

Temmuz 15, 2008

Şimdi hAngi filmİ izlemenin zamABiLiyor muSuNuz...T?
Bir insan stadyumla arkadaş olabilir mi? Oluyormuş. Bana kaç zamandır arkadaşlık ediyor. Kendince beni eğlendirmeye çalışıyor şarkılar söylüyor, ilhamlar yolluyor, huzur veriyor... Düşüncelerimi bile değiştiriyor. Anımın tadını alabiliyorum. Benden bir kaç tane daha var etrafta. Birbirine küs ama konuşmak için can atan, aynı zamanda da kendini küçültmeyi göze alamayan arkadaşlar gibi herbirimiz bir köşede kendimizleyiz...

Peri gelip kapımı çaldığında uyuyor olmamak için zamanı iyi değerlendirip ona gereken misafirperverliği göstermeliyim... !

Temmuz 13, 2008

içkiliyken gülebiliyorum oley..!
Yine mi sen! Kapat şu ekranı, çekil git!
The WaR staRts aGAiN!

Temmuz 12, 2008

Yeterince içiniz karardı mı...? Hayır mı? O zaman bana yaklaşıyosunuz demektir...

Temmuz 11, 2008

yeni insan yehhu...!

lazımdı.. güzel oldu..

Temmuz 09, 2008

asıl enkaz içimde

salaklıklardan arta kalan

gel de topla

akut var mı buralarda
Keşke Quantum yasalarını şu an gerçekleştirebiliyor olsaydım. Belki, sinirden sıktığım parmaklarımın - çıplak gözle olmasa bile bir thermal le net bir şekilde görülebileceği enerjiyi gösterebilirdim. Anlarmıydın bilmiyorum ama bu kafayla ne dediğimi...

Salak! aheehuhahhe...
ha kar ha kum ne fark eder değil mi, ikisinde de basınca iz çıkar.. yok işte farkeder bal gibi, biri içini ısıtır diğeri dondurur. bu da böyle -196 azot!
haklıyım! en başında da haklıydım, en sonunda da. bilinen şeyler çok koymaz ama salaklıklar kodu mu oturtur. ufacıksın, küçük ne kelime...!
oysa ben geleceğe hazrlanıyordum, zaman beni yavaş yavaş şekillendirmeye başlamıştı bile. gün gelip oluştuğum şeklin altında yaratıcısının "zaman" olduğu yazılı bir sergide beni ve diğerlerini görmeye gelen ziyaretçilere bakıp bakıp küfretmek ya da küfür dilenmek en ilgi çekicisiydi..

" ağzıma sıçar mısınız? "
Kimi zaman yaptığım saçma sapan ve karşı koyamadığım bazı iddalaşmalarımdan artık nefret etmeye ve ne şekilde olursa olsun bir daha yapmamak için elimden geleni yapmaya karar verdim ki bu karar bundan önce birçok kez daha yinelenmişti. Ama bu sefer öyle olmaması için elimden geleni yapma niyetinde ve azmindeyim. Zamanın bu aralar sadece beni yıpratmak için aktığını ve bundan sonrasının benim için azcık da ola daha da zorlanacağını özümsemem de pek göz ardı edilebilecek cinsten değil. İnsan yatağından bu gün mükemmel geçecek diye kalktığında sonrasında gelişen olaylar o yataktan kalkmaması gerektiğini düşündürse de elbet o yatak tekrar yapılmak için bozulacak. Bu bilinçlilikle bile, artık ve bundan sonra binbir kez olsa da yinelenecek olan bu lafları söylemeyeceğime kendime garanti edemiyorum çünkü resmen insan yedisinde neyse yetmişinde de odur lafını hiçe sayan bir kişiliğe bürünmüş, kötülerin ele başı olarak ve hata hayatımı tek yıllık otsu gövdelerden pek de fark olmaksızın sürdürüyorum. Hadi geçmiş olsun!

Temmuz 06, 2008

kızmak mı.. ahhaahha komik misin güldürme beni dünyanın en uysal ve mazlum insanı duruyor karşında... seni dişlerimi sıktıkça oluşan, çenemdeki kaslarla döverim ben kuzum...
zaman sadece senle oyun oynuyor olabilir tabi burak!
düşünmeye devam etmen gerekir burak, sürekli düşünmeye.. hatta bütün nöronların teker teker ölene ve büyütmeye çalıştığın saksıdaki domatesinle aranda hiç bir fark olmayana kadar...
bi meyva olsam da sıksalar suyum çıksa! ya da meyve olsam olgunlaşıp daldan düşsem!

Temmuz 03, 2008

gün gelir devran döner
bir de bakmışız akşam olmuş...

Temmuz 02, 2008

The War is OveR!

Haziran 27, 2008

Bedenim biyolojiyi takip ede dursun, ruhum huzur evine yerleştirilmiş 80 'ninde dede...

Haziran 15, 2008

Yazık!

Kendime ne kadar da kızsam az kalacak, o yüzden sana kızıyorum. Hatta sana kızmıyorum öfke kusuyorum, hatta o bile az kalıyor aslında. Ne desem çok basit kaçacak senin yaptığının yanında. Ne desem üste çıkacaksın zaten. Nefret etmedim bugüne kadar kimseden içimden gelmedi her ne yapmışsa salla dedim ama kendimi kasıyorum nefret etmeyim diye ilk defa. Nefret etsem bile yarısı boşa gidecek zaten. Yazık olcak ettiğim nefrete bile.

Ne kadar küçükmüşsün. Ne kadar iradesiz ne kadar güçsüzmüşsün. En kötü zamanlarında karşına geçip uzun uzun ne kadar güçlü olduğunu anlattığım o zamanlara acıyorum şimdi. Olmadığın bir şeye seni inandırmaya çalışmışım. Kendimi kandırmışım. Her konuda sadece bunda da değil. Sen aslında yokmuşsun ki hiç, hiç olmamışsın ki. Saçma saçma yazılar yazıp bloguna olup olmadık zamanlarda akıl karıştırmaktan ya da düşünmeye zorlamaktan başka bir şey yapmamışsın. Tamam okumasaydın dersin, haklısın. Okumasaydım keşke hiç birini..

Hem okumasaydım, senin için yazdığım sayfalarca yazı değerini katlayarak devam ederdi varoluşuna, ya da sırf sana benziyor diye baş ucuma astığım pazılıma her zaman, "hadi tepeme düş de beraber uyuyalım" demelerim gün geçtikçe daha da sıklaşırdı belki. Belki sayfalarca taslak halinde bıraktığım, değişik ifadelerle bir geri dönüş çağrısı yapmaya çalıştığım maillerim "taslak" kısmında değil de "gönderilmiş mailler" kısmında olurdu. ya da kolyen hala kutumda duracağına özenle eski haline gelmiş bir şekilde boynunda olurdu. resimlerimiz pirinçten taş ayıklar gibi ayıklanıp özenle bir yerde saklanmaya devam ederdi. çanta hala sırtımda olur, hala zucchero kulaklarımda çınlardı. ya da gezi sayflarında gördüğüm şehirleri senle hatırlardım.

Ama artık bunların hiç birine izin vermeyeceğim. Artık yoksun. Keşke duydukladım sadece şaka olsa, sadece benim de en başında inamamak ister bir şekilde söylediğim gibi gelişeydi.

İnsanları- ki bunlar en yakınımdakiler oluyor- karşıma alarak eskiyi kazanmaya çalışıyordum kendi halimde, o gücü toplamaya çalışıyordum ama fırsat vermedin herzaman ki gibi.

Herzamanki gibi diyorum çünkü en başında da aynısını yaptın bana. Daha iki gün olmadan ayrılalı bilmemne pub'ında çalışmaya başladın. Hatta ayrılma bile dememiştik o zamanlara senin sayende, sadece ara vermiş pozisyondaydık. ya da bunun gibi bir kaç olay. Ha peki dur devam edeyim örneklere.. Mesela tüm bölüm arkadaşların birlikte seçerlerken derslerini sen onunla seçtin. herkes birlikte yemek yerken sen onunla yedin. Bunlar ne zaman oluyor: daha "ara vermiş" dönemde. Titiz davranışların için teşekkürler. En başında ve en sonundakiler için... Ama ben bunların hepsini ne olcak canım diyerek geçtim ve içimde bir çok şey yaşattım. Kendimi kandırdım resmen, alay ettim kendimle, insanların benimle alay etmelerini sağladım belkide ya da kavga etmeyi bile göze aldım. Ama ne için...?

Geçen zaman hatrına konuşur, yok geçen zaman hatrına şunu yapar yok bunu eder lafları çok kandırmaca geliyor artık bana. İyiki kendim gibi davrandığım bir durum olmuş da iyiki böyle geçmiş günler. Elimde olsa da zamanı geri sarsam. Taa en başa, antrenörlük kursuna katılmaya karar verdiğim güne kadar sarsam. Kararımı değiştirsem ve arayı atlayıp yine bugüne gelsem. Arada geçen zamanda bir şey yaşamak istemiyorum zaten. Salasam da olur.

İnşallah ağlıyorsundur, ya da en azından azcık bile olsa gözlerin dolmuştur. İnşallah boğazında bir şeyler düğümlenmiştir, yutkunamıyorsundur bile. O kadar çok istiyorum ki şu an bunu. Kelimeler yetmiyor daha fazla anlatmama. Çok daha fena şeyler söyleyebilirim ben olmaktan çıkıp ki zaten çıktım yeteri kadar.

Son olarak diyeceğim şu ki mümkünse bir daha karşılaşmayalım.Uzaktan görsen beni yolunu değiştir. ya da orada olduğumu bildiğin ya da düşündüğün yerlere gelme. Ve bu da son okuyuşun olsun bu blogu. Senin, yaşadıklarımı ya da hissettiklerimi bilmenin bir lüzumu yok artık. Şifreli hale getirebilirim evet ama insanlara eziyet etmek istemiyorum. Beni geçtim artık, azıcık kendine saygın varsa okuma bir daha.

Mutluluklar dilerim bu arada. laf kaynamadan söyleyim.

Dediklerimi saymazsak diyecek lafım yok, tabi hayat senin hayatın yaşa yaşayabildiğin gibi...

Haziran 14, 2008

Şekeer, kimseye söyleme ama dünya yusyuvarlak!

Haziran 13, 2008

Sanırım uzun zamandır bu kadar oturup, kendimi anlattığım, aklımdakileri teker teker sorduğum, güldüğüm, durup düşündüğüm yorumlamaya çalışıp beni aştığını anladığım anda sustuğum bir konuşma geçirmemiştim.

Deşarj olmak.. Ayakkabılarını çıkartıp kumların ya da çimlerin üstünde dolaşmak gibi... Sınav stresi bütün çevremi ve beni sarmışken, içimde kopan fırtınaları kendimle savaşarak dindirmeye çalışırken, sınavların bitişi ve ardından etrafımdakilerin dağılışı... sırayla ve acıyla gerçekleşti. "Sınavlar bitsin uzun uzun otuturup konuşuruz sabahlara kadar" dediğimiz anlar hemen geçiverdi biz yapamadan ama bugün bunun bir benzeri gerçekleşti ve inanılmaz huzurlu hissediyorum. Tüm gün boyunca sıkılmakla suçlandım aslında ama olsun:) Sıkılmadığımı anlatmaya çalışırken arada bir kaç danışacak konu da açaraktan konuların birbiri ardına akıp geçmesini izledim bir ara. Daldan dala konan kuş misali sözcüklerin ve hayallerin bedenimden çıktıktan sonra havada aldığı yolu izledim... Zaman hızlı geçiyor diyorum da inanmıyosunuz. ( hoş, buna inanmayan da sadece benim heralde :D )

Haziran 10, 2008

Değişim

Saniyelerin insanı değiştirdiği şu dünyada, küçücük fizikselliklerin değişimleri çok hor karşılanmadığı zaman mutlu olur insan. Değişimlere ayak uydurmak, onlarla birlik olup karşındakilere direnmek, kendin olmak ve gerçeği görmelerini değil hissetmelerini sağlamak yapılması gerekendi ve yaptım!

yeni bir aşk, yeni bir iş ve yeni burak.. ta taa..

hala yakışıklıyım :D

Haziran 06, 2008

Tu Quieres Volver

Ahora
tú me pierdes la razón
no digas nada
siempre siempre serán los dos
sabemos

aquella noche
y por la calle
lo mismo será.

Tú quieres volver y no te veo más
tú quieres volver y no me siento na.
Tú quieres volver y no te veo más
tú quieres volver y no me siento na.

Tú quieres volver y no te veo más
tú quieres volver y no me encuentro más.
Tú quieres volver y no te veo más
tú quieres volver y no me encuentro más.

Yo pienso aquel día
lo mismo que ayer,
lo mismo será.

Yo pienso aquel día
lo mismo que ayer,
lo mismo pensa.

Tú quieres volver y no te veo más
tú quieres volver y no me encuentro más.
Tú quieres volver y no te veo más
tú quieres volver y no me encuentro más.

Tú quieres volver y no te veo más
tú quieres volver y no me encuentro más.
Tú quieres volver y no te veo más
tú quieres volver y no me encuentro más.

Haziran 05, 2008

Sözcükler birbiri ardına inerken kafama - uçaktan atılan ve yere inmeden 15 parçaya ayrılan bomba gibi, ne yapacağımı bilmez sadece yaşama eylemi olan oksijen karbondioksit değişimini gerçekleştiriyordum. Kapının aralığından geldiğini düşündüğüm bir hava akımı ürpermeme neden olmuştu ki aslında kapının kalbimde olduğunu ve gerçekten hafif aralık olduğunu anladım. Ürperme arttıkça arttı ve sonunda cereyan yapıp kapının kapanmasına neden oldu, belkide kapının kapanmasını sağladı... Bunu ben bile ayırt edemezken nasıl olcak da ben karşı insana bir şeyler yapabileceğim ya da yapmadan durabileceğim.

Sen de çalma be arkamda. Tüm benliğimi değiştirdin. Sonsuza inanarak seni dinliyorum hiç bitmeyeceğini hissederek. Ama benim de yaşamsal faaliyetlerimden bazılarını gerçekleştirmem lazım. Rüyama gelir misin? Orda söyler misin?

Kötüyüm evet sorma boş yere. Görebiliyor olman lazım. Herşey bu düşündüklerim değil. Hayat devam ediyor kırmızı ışık misali, evet ezberledik ne de olsa..

Haziran 03, 2008



"Sevgili Sen;

Uzun zaman olmuştu varlığını hissedemediğim. Araya bu kadar uzun zaman girmesini hiç istemezdim halbuki. Ne kadar da değişmişsin, gönderdiğin fotoğrafta gördüm. Zaten güzeldin güzelliğine güzellik katmışsın. Zarfın arkasında bıraktığın boyalı parmak izleri gökyüzünden dünyaya baktığımda gördüğüm nehir dizilişleri kadar endamlı, onları bile özlemişim. Resim harika olmuş ama sanırım bazı mimiklerimi unutmaya başlamışsın. Hem artık saçlarım da öyle değil, aklındaki son halim baya eskide kalmış anlaşılan.

Hayatıma yeni yeni şeyler ekledim. Vaktimi tamamen sana harcadığım zamanlarda, yağmurla çıkan gökkuşağı aitkliğinde bırakıp gittikten sonra beni ne yapacağımı bilmez oturuyordum sallanan sandalyemde. Yeni yeni çıkıyorum artık dışarı. Bir insanla konuşmak nasıl olurdu unutuyormuşum az kalsın. Konuştuğum tek şey akvaryumda en az benim kadar yalnız kalan ufak japon balığımdı.

Saçlarım yer yer kırlaşmaya başladı artık. Karizmatik kişiliğe bürünmeye başladım. Spora devam etmeye de karar verdim ancak hokey kadar sert değil bu seferki düşüncem. Evin hemen yanındaki alanı güzel bi park haline getirdiler, orda bir kaç tur atmayı planlıyorum, bakalım.

Televizyon kabloları ve ekran tozdan çalışcakmı bilmiyordum- depoya kaldırmıştım onu da sen gidince, beraber izlediğimiz filmlere denk gelmemek için. Birkaç hafta önce çıkardım, eski yerinde şimdi. Sadece televizyonu indirdiğimde depoya, büyük büyük babamdan kalan radyoyu çıkarmıştım yukarı. Evde benim adımlarımdan başka tek ses çıkartan şey oldu uzun bir süre. Şimdi yüksek sesle kitap bile okuyorum. Kendi sesimi duymak bana çok itici gelmiyor artık.

Zamansız mektubunu, artık komşu çocuklar kutuda çok biriktikleri için düzinelerce zarfları kapımın altından teker teker attıklarında buldum tesadüfen. Aslında diğer bembeyaz zarfların arasında direkt göze çarpıyordu yeşil yeşil. İlk önce onu aldığımı düşünme. O kadar toparlayamamıştım kendimi. Gelen lokanta menülerine göz gezdirdim bir kaç saat. Sonra gözlerim buğulu açmaya çalıştım zarfı. Kokun sinmiş üstüne. Okudum sonra. Ağladım.

Hala ağlıyorum. Hatta günde üç öğün... Fakat hemen böbürlenme içten içe. Bunlar alışkanlık olsa gerek. Anladım ki artık seni unutuyorum. Belki de unuttum. Belki de hiç yoktun. Aynaya baktığımda bana yansıttıkları eksikti, uzun bi süre sol omuz altım boştu, duvarı görebiliyordum. Fakat artık gömleğimin cebi gayet hoş görünüyor gözüme.

Sen beni merak etme. Hani demişsin ya -kendine iyi bak- diye. Bence sen benim -kendim-e iyi bak çünkü sen giderken o da seninle geliyordu...

Hoşçakal"

Mayıs 27, 2008

Yeah!

Hayat kırmızı ışıkta beklerken farkına vardığımız üzere hızla akıp geçiyor ve beklemiyor. Şeftali kokusu arasında, üstüm çıplak, heycandan titrereyerek ama mumun sıcağından terleyerek, kimisi boş kimisi pazıllarıma ev sahipliği yapan duvarlarıma bakarak glücükler saçıyorum. Fonda sevdiğim fransız melodileri... Mutlu muyum? Evet. Mutluyum cidden. Nazar değmesin. Güleyim artık ben de.. Güleyim de artık "Burak" olduğumun farkına varabileyim. Artık kendim gibi davranıp kendim gibi konuşabileyim.

Zamanın güldür güldür akan dere misali gelip geçmesine engel olcak değilim. Hatta bana kalsa kimi anlarda arkadan ittirerek daha hızlı akmasına bile yardım edebilirim fakat bu geçen zamana rağmen anlatmadıklarım olmuş en yakınımdakilere ve onlardan dinlemediklerim... bunu farkettim ve konuşurken o kadar eğleniyodum ki anlatamam. Bir şeyleri anlatırken ağzımdan çıkan amilazlara engel olamayıp, güle oynaya, elimde çay kaşığımı kıra kıra anlatıyordum bir sürü şey. Dinliyordum da aynı zamanda ve bu arada gelecek planları de yapmayı ihmal etmiyordum. Herzaman yakamda benimle gelen hayal dünyam... Sürekli beynimi kemiren, sürekli dalıp gitmelerime ve insanlarla birlikteyken bir anda beni bazen hüzünlendiren bazen mutlu eden hayal dünyamın karakterleri beni bırakmadılar yine. Onlarla yaşamayı seven insanlardanım bende. Kardeşimin küçüklük hayal arkadaşı da yeniden katıldı gibi zaten bize... Hatta şu anda buralarda bir yerlerde olması lazım. Einstein posterimin hemen oralarda bir yerlerdeymiş. Ne hoş.. Merhaba Mermint. Uzun zamandır görüşememiştik en son üstüne kitap koyduğumdan beri.. Ne iyi ettin de geldin..

Mayıs 20, 2008

Hayat Düş müdür Güzel midir?

Hayat düşse güzel, güzelse zaten düştür... Güzellikleri hayal ederken kendini içinde bulduğun hayat aslında misafirliğe gittiğin evden farksızdır çoğu zaman. Eğer benim gibi bir insansan zaten, kendi güzelliklerinin içine ne yapar eder kesinlikle bir çomak sokup mahvedersin atmosferi. Az sonra terk edersin. Sonra debelenir durursun ne zaman gelcek yenileri... Pek yakın değildir sen ne kadar yakın olmasını isteyip ona göre farklı hayaller peşine düşsen de. Bütün zincirler birbirine bağlıdır. Arada bir tanesi yoksa olmaz, sürüp gitmez o zincirin sonsuzluğu. Artık x-ray'lerden geçerken bile ötmeyecek haldedir, çünkü yerdedir! Aradaki olmayan parça seni ondan etmiştir. Sen bunu göremezsin bir süre, anlamazsın.

Ay dolunay bugün, en tepsisinden, hatta bakır renkli. Dalıp gidiyorum ulaşılmazlara. Düşündükçe uzaklaştığımı, uzaklaştıkça gerçekten artık ne kadar uzak olduğumu anlıyorum. Aslında düşünceler bana yakını gösterse de kimi zaman aklıma söz geçirdiğim ender zamanlardan birindeyken onu aldatmak istemiyorum ve bu sefer aklıma uyup onu dinlemeye karar veriyorum.

Zamana zaman duyduklarım beni incitmekten ötürü yerle bir etse de aklıma yön veremeyip daldığım, dalıp gittiğim günleri aramıyorum. Artık biliyorum ve ona göre şekillensin yaşamım istiyorum. Artık son baharda yapraklar dökülsün ilk baharda tekrar çiçek açsın istiyorum. İstekler bütün heybetiyle önümde dururken önümde duran farklı bir nesne görüyorum. ucu sivri, tepesi iki bombeden sonra birleşen, genelde kırmızı renkli bir nesne..

evet kalbim artık benimle değil...

Mayıs 19, 2008

Durup dururken aklıma gelenler...


(sayfayı açtığımda hepsi uçup gitti.. arkalarından bakıyorum belki gözlerimin içindeki hüznü görüp dönerler diye... )

Mayıs 13, 2008

Hayatın ağırlığını hissedebileceğimiz günler yakşlaşıyor sanırım iyice. Tren yüklenilmeyi bekliyor. Ağırlıkların yarattığı ağrılar gelip geçici diye düşünürken, zihinsel kalıcılıklara kayıyor akıl. Ne zaman ne yapmış olduğunun ne zaman ne yapıyor ve ne zaman ne yapacak olduğunun pek önemi kalmıyor. Bir haber alıyorsun sonra, ya da okuyorsun. Mutluluk hormonlarınla birlikte vücuduna yayılan adrenalin, seni roller coaster'dan aşağı fırlatmışlar hissi uyandırıyor sanki. Sanki bir heycan, sanki bir korku. Sevincinin içinde kalıp korkularının günyüzüne çıkmasını seyrederken "demek artık başlıyoruz" diyorsun, ve başlıyorsun. Çocukluk hayallerine sadece 10 saat kadar uzaktayken göz kapakların yorgunluktan değil de heycanından kapanıyor herzamankinin aksine. Çünkü korkuyorsun. Çünkü ne yapacağını bilmiyor sadece olayı anlamaya başlıyorsun ve yarının gelmesini bekliyorsun. Anlıyorsun ki sonra beklediğin şeyi telaffuzda yanlışlık yaparsan aslında beklediğin şeyin bir tane değil de iki tane olduğunu farkediyorsun. Sonra heycanı kenara bırakıp hayallere dalıyorsun. Yarının gelmesini isteyerek...

Mayıs 08, 2008

Tarot!

Kendimi dinleyemiyorum. İnsanların etkisinde de kalıyor olabilirim. Herkes ayrı bir şey söyleyerek aynı-ortak noktada nasıl buluşabiliyor anlamıyorum. Sonuçlarına katlanabilir miyim bilmiyorum ama karar iki türlü de veremiyorum. İnsanın içini okuyup kartlara bakarak bir şeyler söylenebileceğine pek inanmazken gidip kartlar acaba ne diyecek diye oturup dinlemeyi biliyorum ama. Dinliyorum ve yine aynı kelimelerle karşılaşıyorum, " karar vermen gerekiyor." Sağol. Ben de bunu söyleyebiliyorum kendime. Önemli olan nasıl vereceğim bu kararı. Beceriksizlik mi bu? Ne eksik, tahta mı? Daralıp, sinirlenip, gözlerimi damlalar akmasın diye sıkmaktan eziklik katsayımın sürekli karesini alıyor gibi artmasına engel olamıyorum. Kendime gelmek için kafam buz gibi suya batık gezsem de ayılamıyorum. Halbuki ayılana gazoz var, ooh asitli asitli gel de del miğdemi. Belki hazmetme gücü kazandırır da bir şeyler değişir...

Mayıs 07, 2008

ıssız bir adaya düştüm yanıma almam gereken 3 şey soruyorlar...


seni seçtim pikachu!

Nisan 29, 2008

Peteeeeer!

Dağlara bakıyorum ve birden yanımdakiler değişiyor. Ani değişimden korkup kendime gelmek için harcadığım çabayla saniyeler içinde değiştiriyorum, anı eskiye döndürüyorum. Artık normal, etrafımda tekrar insanlar var. Çok değil bir kaç dakika geçiyor. Dağlardan etkilenmiş olacağım ki düşünce sürüsü sarıyor beni. Bu düşünceler beni dakikalar önce anlık gittiğim dünyaya götürmüyor diye kızıyorum ve insanlarsan uzaklaşıp kendi başıma kalmak ve sadece o dağa bakmak istiyorum, fakat yapamıyorum. Ne zaman ordan geçsem kafam öne eğiliyor. Dağ tüm heybetiyle üstüme yıkılıyor, zamanında yıkıldığından belki daha güçlü bu sefer. O zaman da çok acıtmıştı içimi şimdi de acıtıyor. Buna rağmen hala hayaller dizisine katılmak istiyorum.

Fotoğraf çektirirken dişlerimi göstermeyi değil de gülmeyi istiyorum. Kalenin tepesine çıkmış, üstünde miğferi, sırtında uçları sipsivri hazır bekleyen okları, elinde yayı siper alan savaşçı gibi duruyorum surların arasında. Sonra gözüme o köşe çarpıyor aşağımda. Oturuyorum, kambur belim. Bakıyorum uzaktaki, sanki iki arada kalmış tercih yapmayı bekleyen adaya. Derin mavideki adadan, tarihin sırları arasında, dünya hareketlerine yenik düşmüş şehrin en güzel kızı çıkıyor. Bir şeyler söylüyor fakat duyamıyorum. Anlamaya çalışırken de yaklaşıyorum ağır adımlarla. Köşeye geldiğimde artık gidecek başka bir yer kalmıyor. Duyamıyorum ama hala. Elimdeki oklar düşüyor elimden aniden. Üzülüyorum. Kendimi kaybettiğim anlarda önümde uzanan mavinin ve azgın denizin dibini boylamadan olduğum yere yığılıyorum. Uyandığımda denizin beni alıp eskiye, tarihe götürmesini ister halde buluyorum kendimi.

Bir 3-5 saniye, aklımı çalıştırmama ve bu sefer kararı vermeme yetebilir belki...

Kekova - Ankara
Kara Yolu
27.04.2008

Nisan 25, 2008

Kişilik Şaşması

( gerçek olan bu..:D )

Bugün İrem ve annemle Türk Telekom - Fenerbahçe voleybol maçını izlemeye gittik akşam 20:30 da, Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu'na. Tribünlerin tamamına yakını dolmuştu biz gittiğimizde. Nereye oturacağız diye bakınırken bulduk bir yer oturduk. Sonra bir grup amigo doluştu yanımıza, dediler ki "Biz burda bağıracağız siz rahatsız olmayın isterseniz şu tarafa geçin". Biz de elimiz mahkum geçtik tabi ortalarında kalmayalım diye :) Zaten ondan önce de oturmuş ısınmayı izlerken bir polis geldi "Burası Telekom'un, Fenerliler diğer tarafa oturuyor" dedi, ben de hemen atlayıp biz Telekomluyuz zaten dedim ama annemle İrem Fenerli :) sonra amigolar gelince kaydık bir kaç yana bu seferde koyu Telokomluların arasına oturttum İremleri. Maç başladı, güm - pat bir o taraf vuruyor bir bu taraf. Derken Telekom aldı ilk seti. Annem hırsından kıpkırmızı oldu ama bağıramıyor ki Telekomluların içinde :D Dediler İremle "hadi karşı tarafa geçelim de bağıra çağıra seyredelim maçı". Sonra geçtik. Ben, bu zamana kadar Fenerbahçe lehine en ufak laf etmemiş ben, kalkıp Fenerlilerin arasına geçtim. Benim de cidden oyun tarzlarını beğendiğim 2 tane oyuncu Fenere geçmiş, Seda ve Özlem. Ama "Fener" ya sonuçta istemiyorum hiç desteklemeyi. Kendimi bulduğumda Fener'i alkışlıyordum cidden. Ne kadar da dinginlemeye çalışsam kendimi yapamadım, sanki yıllardır Fenerliymişim gibi izledim maçı. Sonunda Fener 3-2 kazandı ve sevindik :)

Aslında benim Telekomdan vazgeçmemin nedenlerinden biri o amigolardı. Zaten Ankaragüçlü oldukları belliydi ki ilerleyen setlerde yenilirken yenilgiyi hazmedemeyip karşıdan bağıran, sevinen fener taraftarına "Biz ankaragüçlüyüz" diye bağırmaya başladılar hani "bakın ayağnızı denk alın asarız, keseriz. Biz ankaragüçlüyüz!" dercesine, çok güldüm. Bence onlara3-5 lira bir şeyler vermişler gelsinler bağırsınlar diye onlar da gelmiş bağırıyorlardı. Ama cidden Fenerbahçe kaliteli bir takım ya, diğer neden de buydu sanırım. Her branşında bunu gösteriyorlar.Kendilerinden emin görünüyorlar. Paradan olsa gerek... Fenerdeki yabancılar da çok güzellerdi hani.. heke bi "Kimberley" vardı ki.. Melez.. çok güzeldi cidden, ada leyleği gibi, upuzun.. İrem hemen gitti yanlarına fotoğraf çekindi maç bitince.

Eğlendik geldik stress attık (cimbomuma ihanet ettim) ama attığım kadar hatta fazlasıyla aldım eve gelince.

Aldırsam mı sinirlerimi. Bence harika bir insan olabilirim böylelikle... :)