Mayıs 30, 2009

Birbiri ardına süren tesadüfler hayatı oluşturabilir mi? Peki her yaşadığımız an tesadüflerin meyvesi mi, her konuşma ya da gördüğün her insan bir tesadüf mü? Hayatına saçma sapan giren bir laf yüzünden, sırf o laf aklının bir köşesinde yoğrulurken ve sen hala inanmazken karşına gelen insandan etkilenişin gerçekten tesadüf mü yoksa bu bir gerçek mi? Hayat gerçekten bu mu, sınırları aşıp, parasız, aç susuz kalmak, yine de sevdiğine ulaşmak için girmediğin delik bırakmamak mı? Bu mu hayat, bu mu aşk denilen varlığı bile kesin olmayan soyut ama bir o kadar da varlığını fiziksel hissettiren olgu? Nerde peki, göremiyorum, bu da mı tesadüf...?

Ben de çıkıyorum yola, elim kolum bomboş, yapacak hiç bir şeyim de yok ayrıca, gelen ilk araba benim de kaderim olsun, ama ben erkeğim ve şansım onun kadar yüksek değil, duran ilk arabanın benim kaderim olduğunu düşünürsek koyabilir bu durum zamanla, başka fikirler bulmak lazım, bir nokta belirleyip oraya doğru sanki orda o varmış gibi gitmek lazım.

İnanmıyorum, aşk bile bile diğerinin önünden geçip, tam görme açısında diğeriyle sarmaş dolaş olmak değildir, ya da öyle bile olsa içinde kalan bir şeyler var demektir, bir kuyruk acısı belki. Ne denli basit ve anlamsız.

Rahatla! gidiyorum. İlk kez bu kadar netim belki de, gidiyorum! Arkama bakacağım elbette sürekli, görmek istediğim insanlar var. Sürekli birlikte olmak istediklerim ve gerçekten çok sevdiklerim. Ama hayat acımasız ve karmaşık, keşkelerle olmuyor, keşke olsa da keşke desem bol bol düzelse her şey, yapabilecek çok şey var gibi görünse de elimden gelmeyen şeyler var önümde, düzelmeyenler. Belki onları, belki kendimi düzeltmek için gidiyorum, döndüğümde olacaklara, ya da göreceklerime sevinir miyim, üzülür müyüm yoksa gittiğim yerden döner miyim bilmiyorum. Ama benim de peşinden dağları, nehirleri ve yolları aşacak bir insana bağlanacağım gerçeği korkutsa da gülümsememe etkili olmuyor değil. Başarabilirim, kendi kendimi dinleyebilirim, sözümü kesmeden ve tane tane anlatmama izin verebilirim. Yapabilirim bunu evet.

Mayıs 24, 2009

Bir kurgunun içindeyim, bir fantazi. Dönüp duruyor etrafımdaki nesneler. Sürekli uçaklarla mücadele içindeyim. Düşenler ve düşmekten son anda kurtulanlar. Aklım sırrım ermiyor. Nedenini bilmiyorum. Seyrediyorum mahalle sakini edasında elimde çekirdeğim, çıt çıt. Dudaklarım artık tuzdan bitap düşmüş, yemeyelim lütfen diyor. Ama giden gidiyor ve ben tek karesini kaçırmak istemiyorum. Havalanıyorlar, içlerinde tanıdıklarım da oluyor bazen, ama düştükten sonra oluşan kaostan dolayı haberim oluyor onlardan da. Şaşkın gözlerle süzüyorum geleni geçeni. Farkında değilim gibi olayların. Bir tanesi, kocaman bir tanesi havalanıyor hemen önümde, tam karşımdaki binayı sıyırıp geçmesini bekliyorum ama başaramıyor, tarih 1800ler tahmnimce, ama teknoloji tarihi 2800 olmalı, eşleşmiyor. E çarpıyor sonunda. Düşüyor kocaman toz bulutu halinde, feci bir ses, dünyanın oluşumuna neden olan toz bulutu kaplıyor ortamı. Yeniden mi oluşacak yoksa dünya, yeni bir tane mi yoksa insanların artık sığmakta zorlandığı ya da sığmak için birbirini öldürdükleri, var olanın aksine bir yenisi mi? Aklım almıyor, önümden son sürat geçen bir motor, fırlamış nereye gittiği belli değil ama seyir zevki mükemmel. Ağlıyorum bir yandan, canım sıkılmış, düşmüş çünkü. Bir diğeri sonra, kalktığından habersizim, dönmeye başlıyor havada, merkezcil kuvveti tonlarca g, neler oluyor size diye haykırmak istiyorum ama korkum boğazıma düğümlenmiş, susuyorum tekrar. Sonra olağandışı bir yapıya bürünüyor ve iniyor, herkes kaçışıyor, yeni bir kaos.

Sıkılmadık mı artık stresten ve kaostan, huzur lazım değil mi bu insanoğluna, canımız eğlenmek istiyor, eğlenelim o halde, oynayalım tshirtümüz terden vücudumuza yapışana, sıkınca suyu çıkana kadar...

Mayıs 22, 2009

Evet şu an yapmam gerekeni yapıyorum ve bisiklet sürmeye çıkıyorum.


Do you recognize me Mary?

Mayıs 19, 2009

Döndüm. Bünyem haliyle yorgun ancak zihnim rahat. Daha doğrusu "rahat"tı. Ta ki Ankara İl Sınırı içine girene kadar. Kaptanın hemen arkasında, bir elimde kitabım, ayaklarım bağdaş, yayıla yayıla otururken içimdeki kıpırtıyı - biraz da korkuyu- bastıramadım ya da bastırmak istemedim ve kaptanın tepesine atlayıp, direksiyonu ele geçirip, bir anlamda otobüsü gasp edip tam tersi istikamete yol almak geldi içimden. Uzaklar bana yaradı bir anlamda, ordayken pek öyle hissetmesem de. Dağların damalı Hollanda ineklerini anımsatan görüntüsü arasından esen rüzgarla gelen hava ciğerlerime dolduğunda, ferahladığımı ve bir saniye daha büyüdüğümü anlıyordum. Anlıyordum ve büyük bir büyüme isteksizliğiyle kullandığım havanın atıklarını savuruyordum dışarı. Dağ heybetiyle karşılık verip yeni bir esinti gönderse de suratımda ona karşı gelebilirim düşüncesi mimikleşmeye başlamıştı. Geldiğin gibi gideceksin diyordu bir anlamda, buraya ait değilsin!

Ben üstüme binen yükü kaldıramayacak kadar güçsüzleşiyorum, bunu hissediyorum, yapmam gereken tek şey öğrenci olabilmekken yorulduğumu hissediyorum, ağır geliyor, üzülüyorum. Hedefsizleştiğim zamanlar olmamıştı, sadece hedeflerimden korktuğum zamanlar hatırlıyorum ancak şimdi önüm boş, gittiğim yeri bilmiyorum, belki de zaten gitmiyorum. Üzülüyorum, dalıyorum farkında olmadan sürekli, yanımda benimle sohbet etmeye çalışan insanları dinlemiyorum çoğu zaman, düşüncelerim beni kendi içinde yaptığı monologlarına çekiyor ve karşımdakinin de bir anlamda monolog yapmasına neden oluyorum. En kötüsü de dinlememişken, "değil mi?" diye gelen ani onaylama sorusuna "hmm evet öyle" demek salak salak. Zaman geçtikçe bütün benliğimi saracağından korktuğum, geçiştirme lafı olan "hmm evet aynen öyle"yi hayatın bana söyleyecek olması beni ürkütüyor, ne ekersen onu biçersin sonuçta.

Bedenimin, rüzgar eserken uçmasına izin vermediği tshirt ümün çırpınışı bana bir çırpınmayı anımsatıyor, bir korkuyu ve bir kaçma isteğini; "bırak beni gitmek istiyorum!" Özgür kalan benken, engellediğim çok şey var gibi geliyor, hem içimde, hem üstümde, hem elimde, hem zihnimde.

Mayıs 08, 2009

Damdaki Saksağan

İçersin, herkes içer... Kendini kaybetmeyi değil, başının hafiften dönmesini ve günlerin bastırmışlığının verdiği asık suratı o an yüzünden salak bir gülümsemeyle atmayı istersin. Çalan şarkıların ne olduğu değil senin o şarkılarla ne yaptığın önemlidir. Sen önemlisindir ve birlikte oldukların önemlidir. Elini omzuna atıp çılgınlar gibi zıplarken, bir yandan içerken ve flaşlar nerdeyse kafanı oraya sokarken mutlusundur, anlık mutlusundur, o durum, o yer ve o hava için mutlusundur. Bundan çok bir şey beklememelisin, daha sonra damarlarındaki alkolün yoğunluğu değişecek ve kendi düşüncelerine tepki verecek hale geleceksin. Üzerine döktüğün bira da pantolandan damarlarına karışırken anlamazsın, sonra çıkacaktır ortaya, hani sen dama çıkarken...

Yukardan bazı şeylere yakın olduğunu düşünebilirsin, ama sen yukardayken aşağıda bıraktığın daha çok şey vardır, belki de yoktur ya da düşündüğün kadar vardır diyelim orta noktada anlaşalım. Yanında çıplak kral varken rahasın, suratın artık gülmene dayanamayacak kadar ağrısa da onun verdiği izinin bokunu çıkarma girişimlerin sürecek ve devam edeceksin, hazır onu laçka halde bulmuşsun hemen somurtulur mu.

En ufak ayrıntıyı bile kaçırmama adına aralarda yaptığın kendine gelme çabası bazen işe yarasa da azıcık da olsa dediklerini hatırlamadığını anladığın an canın sıkılmıştır artık. Bir daha kontrolsüzlük yok desen de sanmadığın su götürmez bir gerçektir.

Sen de yaşa o zaman gönlünce...

Mayıs 03, 2009

Ve her fani gibi, insan bedenine bürünmüş aşk da onu terketti. Gözlerini gökyüzüne çevirdiğinde gördüğü bir çift göz onu kendinden uzaklaştırıyordu ama bunu gerçekleştirecek ne gök kalmıştı ne göz. Yaşamanın nerede olursa olsun hiç bir şeye yaramayacağı düşüncesi hücrelerinde dolaşıyordu. Aklına getirmediği ya da getirmeyeceği düşünceler tilki edalarıyla dolanıyordu etrafında. Sıkıntı boğazına çökmüş, tefecilik yapıyordu, satın aldığı mutluluğun geri ödemesi, üstüne bastıran yükten çok daha fazlasını gerektiriyordu bu sefer. Dağ üstüne çökmüş, altında ezilmişti. Ne yazıkki ölmemiş küçücük bir hava aralığında hala nefes alabiliyordu. Kurtarılmayı beklemiyordu, derindeydi, çok uzakta görünen delikten giren ışınlar ona hayat vereceğine yine bir şeyler götürmeye gelmişlerdi ondan. Gördükçe canı acıyordu ve bu acının üstüne bastıran dağdan kaynaklanmadığını biliyordu. Sonra nefesini tuttu, gözlerini kapattı ve bekledi...

Ölümü bildiğini sanıp beklemek nedir bilir misiniz? Yaptıklarını bir zaman sonra yapamayacağını düşünmek, konuştuklarınla son kez konuştuğunu sanmak, sadece kendin(!) için yaşamak, sadece o an için nefes almak ve hiç bir şey düşünmemek. Gideceğinin kesin olmasını ama dönüşünün olmadığını düşünmen. Garip, anlaşılmaz ve korkunç da gelse, üstüne üstüne bastıran duygular, içinde kalmış aşk parçaları, kırıntılar, seni o kadar hayata bağlıyorki aslında, kesinlikle ondan vazgeçmeyi ya da arkanda birilerini bırakıp gitmeyi istemiyorsun hatta bırak istememeyi düşünemiyorsun bile. Ama abdal olduğunu ve onun sana malum olduğu hissine kapılmayagör. Dayanılmaz bir basınç, yüzey alanın sanki toplu iğne ucu gibi nokta sadece, hissedilen basınç gitgide artıyor, ışık sana çarpıyor ve yansıyor. Karşında var olduğunu gösterdiğin insanlara yazık ediyorsun kendini sevdirerek belki. Kendin için kendini sevdiriyorsun, bencilsin işte. Bencilsin ve özgür olduğunu sanıyorsun. Özgürlük bencil olmanı gerektirmiyor ama bunu yapıyorsun, insanlar bunu yapıyor, engel olamıyorsun.

Hüzün içine işlemiş olsa bile, söylediklerine kendini ve karşındakileri inandırsan bile, tek başına kaldığında, o bencil kişiliğin yine kendini düşünerek yüzüne vuruyor gerçeği, çakan şimşek mükemmel ve göz alıcı geliyor o anda, etkileniyorsun doğal olarak ama hala sensin ve bencilsin. Bu hiç bir şeyi değilştirmiyor.

Kimilerinin unutulduğu ve gittiği, kendine yeni yol çizdiği bu geoidin üzerinde, unutulmayanların da olduğu düşüncesi, unutulmayan olmasına neden olanlardan biri olma istediğini köreltiyor aslında. Ama karşı gelemiyorsun. Unutabilmek gerektiğini, ağlamadan ve sızlanmadan bunu becerebilmen gerekliliğini biliyorsun, ama hüzün çekilmez olduğunda, insanlar yanındakinin eline dokunduğunda ya da küçücük bir öpücük kondurduğunda o pudralı yanağa, sen düşüncelere dalıyorsun. İçinden çıkamayacağın ve anlamayacağın bir bilmecenin ortasındaki resim olacaksın ve kimse seni tanıyamayacak ve şifreyi çözemeyecek. Şifre sende ve sen bunu kimseye söylemeyeceksin. Kararlısın, bir şeyler değişecek bekliyorsun, bekliyorsun ama sadece yaşlanıyorsun. Senden çok şey gidiyor.

Derinlerinde olan açıklık, afrika kıtasının 4te3ü kadarken, ozon yırtığıyla mücadele içindeyken ya da tam göbeği yanan bir ormanın fotoğrafını çeken uydudaki amca sana el sallarken sen çok şeyden uzakta olacaksın. Belki elinde iğnen ve ipliğin dikeceksin açıklığını başkalarından medet umarak, dualar seni kurtarmayacak ve kendi başının çaresine kendin bakacaksın. Eline aldığın kitabı tek başına okuyacak, kaldığın yerde "devam et" diyemeceksin. Kahveleri alıp taşırken heycandan güm güm eden kalbinin titreşimleri ellerine dek ulaşıp kahve eline dökülünce acısını hissettiğini anlamayacaksın, yüzlerce insan içinde, yüksek seste zıplayıp hoplarken ritimler kulağından girip beyninde harmanlanana kadar kalbinin atışları ritmi yakalamış olamayacak. Sen bazı şeylerden mahrum kalacaksın. Suçlu arama, git aynaya bak belki, yeteri kadar mertsen görürsün...