Nisan 29, 2008

Peteeeeer!

Dağlara bakıyorum ve birden yanımdakiler değişiyor. Ani değişimden korkup kendime gelmek için harcadığım çabayla saniyeler içinde değiştiriyorum, anı eskiye döndürüyorum. Artık normal, etrafımda tekrar insanlar var. Çok değil bir kaç dakika geçiyor. Dağlardan etkilenmiş olacağım ki düşünce sürüsü sarıyor beni. Bu düşünceler beni dakikalar önce anlık gittiğim dünyaya götürmüyor diye kızıyorum ve insanlarsan uzaklaşıp kendi başıma kalmak ve sadece o dağa bakmak istiyorum, fakat yapamıyorum. Ne zaman ordan geçsem kafam öne eğiliyor. Dağ tüm heybetiyle üstüme yıkılıyor, zamanında yıkıldığından belki daha güçlü bu sefer. O zaman da çok acıtmıştı içimi şimdi de acıtıyor. Buna rağmen hala hayaller dizisine katılmak istiyorum.

Fotoğraf çektirirken dişlerimi göstermeyi değil de gülmeyi istiyorum. Kalenin tepesine çıkmış, üstünde miğferi, sırtında uçları sipsivri hazır bekleyen okları, elinde yayı siper alan savaşçı gibi duruyorum surların arasında. Sonra gözüme o köşe çarpıyor aşağımda. Oturuyorum, kambur belim. Bakıyorum uzaktaki, sanki iki arada kalmış tercih yapmayı bekleyen adaya. Derin mavideki adadan, tarihin sırları arasında, dünya hareketlerine yenik düşmüş şehrin en güzel kızı çıkıyor. Bir şeyler söylüyor fakat duyamıyorum. Anlamaya çalışırken de yaklaşıyorum ağır adımlarla. Köşeye geldiğimde artık gidecek başka bir yer kalmıyor. Duyamıyorum ama hala. Elimdeki oklar düşüyor elimden aniden. Üzülüyorum. Kendimi kaybettiğim anlarda önümde uzanan mavinin ve azgın denizin dibini boylamadan olduğum yere yığılıyorum. Uyandığımda denizin beni alıp eskiye, tarihe götürmesini ister halde buluyorum kendimi.

Bir 3-5 saniye, aklımı çalıştırmama ve bu sefer kararı vermeme yetebilir belki...

Kekova - Ankara
Kara Yolu
27.04.2008

Nisan 25, 2008

Kişilik Şaşması

( gerçek olan bu..:D )

Bugün İrem ve annemle Türk Telekom - Fenerbahçe voleybol maçını izlemeye gittik akşam 20:30 da, Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu'na. Tribünlerin tamamına yakını dolmuştu biz gittiğimizde. Nereye oturacağız diye bakınırken bulduk bir yer oturduk. Sonra bir grup amigo doluştu yanımıza, dediler ki "Biz burda bağıracağız siz rahatsız olmayın isterseniz şu tarafa geçin". Biz de elimiz mahkum geçtik tabi ortalarında kalmayalım diye :) Zaten ondan önce de oturmuş ısınmayı izlerken bir polis geldi "Burası Telekom'un, Fenerliler diğer tarafa oturuyor" dedi, ben de hemen atlayıp biz Telekomluyuz zaten dedim ama annemle İrem Fenerli :) sonra amigolar gelince kaydık bir kaç yana bu seferde koyu Telokomluların arasına oturttum İremleri. Maç başladı, güm - pat bir o taraf vuruyor bir bu taraf. Derken Telekom aldı ilk seti. Annem hırsından kıpkırmızı oldu ama bağıramıyor ki Telekomluların içinde :D Dediler İremle "hadi karşı tarafa geçelim de bağıra çağıra seyredelim maçı". Sonra geçtik. Ben, bu zamana kadar Fenerbahçe lehine en ufak laf etmemiş ben, kalkıp Fenerlilerin arasına geçtim. Benim de cidden oyun tarzlarını beğendiğim 2 tane oyuncu Fenere geçmiş, Seda ve Özlem. Ama "Fener" ya sonuçta istemiyorum hiç desteklemeyi. Kendimi bulduğumda Fener'i alkışlıyordum cidden. Ne kadar da dinginlemeye çalışsam kendimi yapamadım, sanki yıllardır Fenerliymişim gibi izledim maçı. Sonunda Fener 3-2 kazandı ve sevindik :)

Aslında benim Telekomdan vazgeçmemin nedenlerinden biri o amigolardı. Zaten Ankaragüçlü oldukları belliydi ki ilerleyen setlerde yenilirken yenilgiyi hazmedemeyip karşıdan bağıran, sevinen fener taraftarına "Biz ankaragüçlüyüz" diye bağırmaya başladılar hani "bakın ayağnızı denk alın asarız, keseriz. Biz ankaragüçlüyüz!" dercesine, çok güldüm. Bence onlara3-5 lira bir şeyler vermişler gelsinler bağırsınlar diye onlar da gelmiş bağırıyorlardı. Ama cidden Fenerbahçe kaliteli bir takım ya, diğer neden de buydu sanırım. Her branşında bunu gösteriyorlar.Kendilerinden emin görünüyorlar. Paradan olsa gerek... Fenerdeki yabancılar da çok güzellerdi hani.. heke bi "Kimberley" vardı ki.. Melez.. çok güzeldi cidden, ada leyleği gibi, upuzun.. İrem hemen gitti yanlarına fotoğraf çekindi maç bitince.

Eğlendik geldik stress attık (cimbomuma ihanet ettim) ama attığım kadar hatta fazlasıyla aldım eve gelince.

Aldırsam mı sinirlerimi. Bence harika bir insan olabilirim böylelikle... :)

Nisan 24, 2008

Kişilik Şaşması

Aslında bu başlık altına çok güzel şeyler yazmayı planlamıştım ama o kadar sinirlendim ki şu an aklımdan hepsi uçup gitti. gözlerim yanıyor sinirden, ellerim titriyor ve dişlerim sıkmaktan gömüldü içine... Olay şu ki, acayip kendimi hazırlamıştım antrenmana gitmeye ve babamla da kavga ettim sırf antrenmana gitmek için ama malzemelerimi hazırlarken ne göreyim, kaskım yok yerinde. delirdim ya.. kafamdan balyozla vuruyolar gibi ağrı girdi başıma aniden. soyunma odasında unuttum sanırım. bu kadar mı gerizekalı olunur ya. ama o antrenmandan da sinirle çıkmıştım. keskin sirke küpüne zarar işte boşa dememişler... antrenmana ne kadar isteyip de gidemediğime mi yanıyım yoksa salaklığıma mı.. ooooof of!

Hong Kong üçlemesi

Sena geldi Eskişehir'den. Gelmeden önce aradı "Bak ben geliyorum yarın Ankara'ya, sakın iş güç çıkartma buluşamazsak döverim :)" Tabiki kaçmaz.. Neredeyse bir yılı aştı görüşmeyeli ve Buğra-Sena-Baurk üçlüsünün bir araya gelmesi. Baya iyi de oldu. Eskileri anlatıp anlatıp güldük bol bol. Ağzım artık kireçlenecekmiş heralde biraz daha gülmesem. Ne özlemişim aslına bakarsanız geçen günleri.. Hiç bi zaman eskiyi düşünüp iç çeken insanlardan olmadım yaşadığım ana haksızlık etmemek için, ya da yaşayacaklarımı düşünüp mutluluğumu bölmemek, dinginlememek için ama bu sefer ender olan iç çekişlerimden bazılarıyla karşılaştım cümlelerin arasında... Koskoca bir sene... Sürekli birlikte olan, aynı yemeği yiyip, tuvalete bile aynı zamanlarda giden üç kişi olan biz koskoca bir sene bir araya gelemedik. Bunun nedenleri Sena'nın babasının tayininin çıkması sonucu annesinin senanın yanına Eskişehir'e yerleşmesi, yine Sena'nın bir dönem Norveçe değişim progrmaına gitmesi falan filan işte. Ama güzeldi bugün. Herzamanki oturup oturup sonra kitapçıları gezip en sonunda da Atakuleye kadar yürüyüp tepeden Ankarayı seyretme eylemlerinin tamamını gerçekleştiremesek de gayet eğlendik. Buğra varken zaten gülmemek ne mümkün.. :)
Zaman olsa da Eskişehir'e gitsek Sena sürekli çağırıyor. bakalım kısmet...

Nisan 22, 2008

Günlerin bir anda geçmesini istesem de gözlerimi kırparken bile geçen zamanı düşünüp üzülüyorum.

Nisan 19, 2008

Kutu

raflar zamanla tozlanır. ulaşamadığın yerlerde sürekli bir şeylerin üstü tozla kaplanır. sonra aklına düşer tozlu nesneler, uzaklardan gördğünde.. üstüste koyarsın bir şeyleri çıkarsın en tepeye, almaya çalışırsın. ilk önce üstündeki tozları üflersin tüm gücünle, sonra öksürmeye başlarsın tozların boğazına kaçmasıyla... aşağı indiğin zaman için kıpır kıpırdır. içinden çıkcaklar seni hem heycanlandırıyor hem de korkutuyordur belki. ne yapacağını bilmeden yaptığın ilk hamle indiğin sandalyenin üstüne tekrar çıkıp kutuyu eski yerine koymaktır. ama onu da yapamazsın. elin mahkum açarsın kutuyu.. sayfalar dökülür üstüne ilk önce.. sonra resimler, sonra çeşitli nesneler.. saklamışsındır güzel günlerin hatıralarını. yaşadıklarını unutmak istememişsindir. içindeki korku ellerini titreterek kağıtları teker teker katlarından açıp okumanı zorlaştırır ama direnirsin. okumaya başladığında tebessüm eksilmez suratından. resimler sürekli bakılası cinstendir. kendini kaybettiğin zaman "dan" eder aklın ve kendine gelmek için uyarılırsın peltemsi, kokan organın - kişisel patronun tarafından. fazla takmayıp devam ettikçe sayfalar birbiri ardına akıp gider ellerinden. sonra diğer resimler, diğer nesneler. bittiğinde kafan karman çorman olduğun yerde düşünmeye başlarsın sadece yapmak istediklerini. aklına ne kadar acımasız ne kadar cani olduğun düşüncesi takıldıkça bir yolunu bulup, suçlamalarla kendindeki yükü atarsın. vicdanın buna çok izin vermese de zaten etraf verdirecektir. olup bitene baktıkça, zaman geçtikçe ve kutu tozlandıkça zaten normale dönecektir yaşam. aldığın nefes, adrenalinin etkisiyle değil sadece düz kaslarının isteğin dışında çalışmasının sonucu girecektir bünyene. aklına milyonlarca başka şey girip bu az önce düşündüklerini zaman geçtikten sonra aklına getirdiğinde, bir kısmının gelmediğini görüp belki üzüleceksin ama yapacak başka bir şey olmadığını görüp, doğru olanın o olduğuna inanmaya devam edeceksin.. mecbur hatta zorunda hissedeceksin ve kendine kızmaya devam edeceksin..

o yüzden yükseklere kutu koymayacaksın, hadi koydun, üstüne toz değdirmeyeceksin!

Nisan 17, 2008

pencere açıkmış..
sonra kuş ellerinin arasından uçup gitmiş..
bakakalmış oracıkta,
gözleri nemli...
kuş, gidebilecek çok fazla yeri olmasına rağmen yapamayıp dönüvermiş,
pencere henüz kapanmadan.
son bir kez öpüp, ne tarafa gitse daha iyi olacağını sormak için...
bir alıntı;

"Bunalım, gerçek kimliğimizi yitirdiğimiz anda başlar. Beni mutlu edecek ya da umutsuzluğa düşürecek bir haber beklediğim zaman, hiçliğin içine bırakılmış gibiyimdir. Kararsızlığım devam ettiği sürece, duygu ve davranışlarım geçici bir kılık değiştirmeden başka bir şey değillerdir."

aslında bunun altına yazılcak hiç bir şey bulamıyorum. yeterince doygunluk yaratıyor bence. Kulaklarımda kocaman kulaklıklar, gözümde damla gözlükler, yakamda apoletler, kafamda kask, önümde saymadan bakmaktan büyük haz aldığım milyonlarca düğme, ben de isterdim olsun.. ardından gidip gelmemek ve arkamda bıraktıklarımı böyle kendi çapında daralıp-eğlenip-hüzünlenen bir gencin beğenmesini/özenmesini..

Yüce Saint-Exupery..

Nisan 15, 2008

Seni o kadar çok seviyorum ki...
o kadar çok özleyip o kadar çok anıyorum ki..
her yerde senden bahsedip herkese seni övüyorum
her zaman kalbimde dolaştırıyorum
ne yesem sana da ayırıyorum
senin sevdiğinm t-shirtlerimi giyiyorum
senin sevdiğin gibi tarıyorum saçlarımı, senin istediğin gibi jöleliyorum.
sen istiyosun diye yapıyorum artık her şeyi.
senin için hokey oynuyorum, senin için gol atıyorum.
senin için müzik dinleyip ruhumu arındırıyorum ki sana bir pürüz çıkmasın
senin için spor yapıp kendime bakıyorum ki sağlığım bozulunca üzülme..
senin için nefes alıyorum
ama aklıma takılan bi soru var, aydınlanmam gereken
sen kimsin?

Nisan 14, 2008

sanki bir hüzün..

Hey boşa düşünen ucube! Sana diyorum.
Pşşt baksana buraya.
Ne sallıyosun öyle kafandan rastgele bakayım sen..?
Nedir yani bu hal ve hareketler.
Aklını kullan oğlum aklını.
Saçmalıklar patronu oldun haberin yok.
Patron nedir gözünde söylesene bi.
Otorite midir, korku mudur, para mıdır, odun mudur yoksa küfür edip rahatlama aygıtı mı? aslında sadece bi karkterdir ya da figür. belkide patendir o zaman hokey olasılığı da çıkar hatta tekerlek de. evet evet patron bi tekerlektir. hatta ön tekerlek. direksiyonu çevirdiğinde o nereye giderse sen de oraya gidersin, çünkü zorundasın, çünkü sen arka tekerleksin. mantıklı oldu bu bak, sevdim. ( aslında sevmedim. mantıksız olmuş. neden mi. e direksiyonu çeviren güç daha üstün. hopbalaaa olmadı bak.. pek mantıksız.. ne ki o zaman.. :s )
Başka bir şeyler hatta insanlar da sevmek istiyorum. hatta gözüm tok bir tane de yeter. ölmek istiyorum uğrunda. deli gibi peşinde dönmek istiyorum. sürekli sarılıp sürekli yanında olmak istiyorum. kafamı okşasın, okşarken uyuya kalıyım istiyorum. ama uyandığımda yanımda olmasın. yalnız uyanayım istiyorumm yeni güne. sadece ben ve gün olsun istiyorum gözlerimi açtığım o saniyede. nefesimin hırıltısı ilk duyduğum ses olsun istiyorum o anda. ama onu sevmekten vazgeçmemiş olayım yine. saçlarımı onun okşadığı tarafa dönük bulayım aynaya baktığım zaman. aklıma gelsin. çıktığından değil sadece yer değiştirsin hücreler arasında. en öne gelsin. hatta o kadar öne gelsin ki aynaya baktığımda bile görebiliyim. nano mertebede yayılan ışıkların dalga boylarını ölçebiliyosam onu da görebilmeliyim. ama onları ölçerken yaklaşık değerler alıp kendimi kandırdığım olmuyor deği. fakat hepsi tamamen üşengeçlikten. bunu yapabilecek olsam görmek için üşenmem. görmek istiyorum. artık seni beynimde bir hayal değil de karşımda bir somut, nefes alıp verdikçe göğüs kafesi hareket eden bir yaratık olarak görsem tam süper olurdu. yaratık da olsan kabulümsün. ama artık ol lütfen soyutlarda dolaşmaktan sıkıldım. zaten sana yaptığım resim bile soyutmuş. o bile anlamsız. hoş karşısına geçip ahkam kese kese "hmm burda bak şunu anlatmak istemiş" falan filan diyenlere dönüp koca bir "naaaah" çekmek isterdim ama gururlarını kırmak istemem. sırf senin için kabalaşabiliyorum bak. hadi sev beni...

Nisan 09, 2008

resim yaptım,
sana!
bakmak ister misin,
renklerinde dolaşıp
derinliklerine iner misin
yoksa sadece kafanı çevirip,
gider misin!
gitme...!
bak bir kere
belki seversin,
belki görürsün ne denli sevdiğimi,
belki anlarsın,

o zaman,
dokun!
fırça darbelerini takip edip
kalbime gider misin
git ve gör artık
çünkü ben gidiyorum her darbeyle
az kaldı,
düşüyorum yakandan.
beni 20 yıl sonra bulup
gözlerinde küçücük bir yaş damlasıyla
selamlarken bu resmi kabul edersin belki
belki edersin de amacına ulaşır renkler
gökkuşağından çıkıp geldiler
gidiyorlar şimdi
izin mi vereceksin
peki.
hoşçakal...

Nisan 07, 2008

Nilüfer...



bu günlerde bıkmadan, kapatmadan sürekli dinleyebileceğim bir şarkı.. paylaşmak istedim.

Nisan 02, 2008

upside down !

Yüzüncü Yıl - Ayrancı 25 dakka...

boomp3.com

Hayatım yeterince eğlenceli gelmediği ve azcık da boş bir insan olduğum için farklılaşma yolunda adımlar atmaya başladım (!) sanırım. Aslında bu farklılaşma değil, belki avrupalılaşma. ama ben gayet eğlendim kendimle bugün. Olay şu ki, dersten 3:30 da çıkıp, dolmuşa binip paramı hazırladıktan sonra Modern Physics kitabımı çıkarmış okuyordum ki aklıma Emre'nin bisikleti düşüverdi. ne alakası var Modernle bilmiyorum ama Time Dilation okurken dedim ben eve bisikletle gitmeliyim artık. Emreyi aradım ve dedim böyle böyle. ama sesim çekinceli acaba böyle bir işe kalkışsam mı kalkışmasam mı? Emre de 50 kere gel al dedi ve sonunda patlayıp bak bi daha gel al demiycem gel de al dedi. Ben de gittim ve aldım :)

Çıktım evden. Daha araba park yerinden çıkmamıştım ki zincir attı vites değiştirince.. hopbalaa daha bi dur hele, Emre de pencereden bakıp gülüyor :) sonra neyse hallettim bir kaç yağ lekesiyle elimde. az daha ilerledim ki "çat" bi daha attı zincir. ulan ne biçim zincirsin ne atarmışın laflarıyla indim tekrar taktım.. bu sefer eller kapkara :D sonra yoluma devam ediyodum ki hafif bi yokuş geldi karşıma. E ben gayet yorulmuş vaziyetteyim çıkamadım, indim. yürüye yürüye çıkıyorum güzel güzel yokuşu ama eğimi görmelisiniz anca 10 derecedir ehehehee :) (çok yorulmuştum ama) sonra neyse orası da bitti ben bindim tekrar gidiyorum alışmaya çalışarak bisiklete. direksiyonun vidası gevşemiş ve oynuyor. onu tutan demir arasında kaymaya başladı ben ilerledikçe. direksiyon bir sağa yatıyor bir sola. dengede dur durabilirsen :D aklımda "hala çok uzakta değilsin" cümleleri geçiyor ama azimliyim dönmiycem. "Yapabilirim" diye diye baya baya yol almıştım ki bir yokuş daha geldi ama bu sefer incem. eeee her çıkışın bir inişi varmış.. ( aslında bu her inişin bir çıkışı var gibi bir cümle ama olsun değiştirebiliriz, sonuçta p ise q :D ) Benim alışkın olduğum bisikletin frenleriyle bununki tersmiş ben bunu biraz geç farkettim. aslında aklıma gelmesi gerekirdi. benim bisikletim diğer bisikletlere göre baya baya tersti bu vites ve fren konusunda. kıbrıstan almıştık orda da herşey ingilizlere göre olduğu için burdakinin tam tersi. ben de bunu yokuş aşağı inerken arka frene bascam diye ön frene basınca farkettim ki az daha bu fark edişim havada olcaktı:) uçma hayallerimi yine gerçekleştirememiş bir halde yola devam. kaldırımlar da gayet bisiklet sürmeye elverişli aslında kimi yerlerde daralıp genişleseler de başarılı bence. zaten yeni döşendi Çetin Emeç'e. ama bu daralmaların olduğu yerde yola fırladım bam diye. allahtan araba gelmiyodu yoksa yola yapışan teneke kola kutuları gibi olabilirdim walla:D

eve bi geldim ki kan-ter içindeyim ama keyfime diyecek yok. harika bir şey yaw. benim acilen yol bisikleti almam lazım ama daha inline hokey pateni, roller blade ve figür paten almam lazım.. nası para yetiştircem bilemedim :) zaten ekonomik buhrandayım..

Bu can sıkıntısının insana yaptıramayacağı bir şey yok. yakında ne yapmak isterim kim bilir. ama bir günü kendi canımı sıkmadan geçireceğimi düşünmek istiyorum artık. birinin ya da içimdeki bir şeyin- belki içorganlarımdan birinin- beni durdurması ve nasihat düzeyinde değil de böyle saçmalıkmış gibi doğruları anlatması gerekiyor. durumlar gitgide karmaşıklaşıyor ve ben insanlardan soğuyorum. ( zaten çok da sıcak değildim bu zamana kadar ama artık dışa vurcam diye çok korkmaya başladım) aklımı dağıtmam ve sadece derslere odaklanmam lazım.. hadiii yine ders yazmış parmaklarım. zaten şu an önümde Non-conducting bir sphere var Q yükünde. keşke ben de non-conductor olsam heryerimde charge olsa. neden conductor'ım da sadece yüzeyimde bütün charge'lar. neden içim bomboş? neyse düşüncek şey çıkartmamak lazım şimdi bünyeme. zaten yeterince gerginim. cambazlar yürüyor üstümde. hem de atasözlerini yerle bir eder cinsten. çünkü ne bir tane ne iki tane ne de üç... sayamıyorum bile.. o kadar çoklar ki hani iki tane bile oynamazlardı. hoş bunlar oynamıyor zaten belki de o atasözü sadece oynayan cambazlar için geçerlidir. ama olaya bir de diğer açıdan bakarsak bunlar da benimle oynuyor. hadi bakalım...? demekki külliyen yanlış bu atasözü.. neyse benim bölümüm sözel değil. uğraşmıyorum. keşke olsaydı da uğraşsaydım.

genellikle insanlar sevdikleri yöne doğru planlarlar değil mi yaşantılarını. ben neden yapmıyorum. neden beynim buna izin vermiyo ya da becerilerim. neden kendi kendimi yiyorum. geçen birinin dediği bi kelimeyi hatırlamaya çalışıyorum fakat bulamıyorum. böyle etraftan memnun olmayan herşeye kötü yaklaşan hayattan bezmiş insanlara deniyomuş. değişik bi kelime ilk kez duymuştum. acaba ben de mi öyleyim ki. ama insanlar öyle görmüyor :D en azından bunları okumayan koskocaman çoğunluk :) herkes beni yanlış tanısın sonra şok olsunlar inanmasınlar :D ki zaten başladı bu durumlar. bi olaya karşı artık kendi içimde gösterdiğim tepkileri bazılarının yanında da göstermeye başladım yanlışlıkla ve şaşkına çevrirdim onları da. napayım içimden geldiği gibi.. kimse umrumda olmadan. sadece kendimi düşünerek ve sadece kendim olarak.

hayat bu ve ben bunu seviyorum.
hatta "işte bunu seviyorum", bir alana diğeri bedava. ben ve diğer kişiliğim...:)

Nisan 01, 2008

Şaka...

Hayat şaka zaten. 1 Nisan neden öne çıkmışki diğer günlere göre. En sinir olduğum şakadır 1 Nisan şakaları. geçen sene maruz kalmamıştım ama daha öncelerde sinirlendirmediler değil. sulu şakaları ya da el şakalarını hiç sevmem. Yapmam da. of çok mu cinsim. anlamıyo muyum acaba insan halinden. ben insan değil miyim. yaşayan organizmalar bütünü burak. nası? :D