Eylül 30, 2008

Düşünce Üzerine

Koşuyorum bazen, hem spor yapıyorum hem düşünüyorum... Zamanım düşünmekle geçiyor. Düşünecek hiç bir şey bulamazsam ne düşünmem gerektiğini düşünüyorum ki bu çok sık rastladığım bi durum değil. Genelde aklımda en az 4-5 konu olur. Sürekli sırayla ya da aynı anda düşüncesizce kurcalarlar beynimi - beynim en sevdiğim ikinci organım... Düşünmek için heba ettiğim sinir hücrelerim bence gururla gidiyorlar, görevlerini yerine getirdiler ve ben onlarla gurur duyuyorum.

Bilim adamları doğayı okurlarken sadece düşünmüşler zamanında.. Zaten elma düşüyormuş her seferinde olgunlaşınca ya da tas suyun üstünde her daim duruyormuş.. İnsan su doldurup küvete girdiğinde hafiflik hissediyormuş mesela ya da var olduğunu bu eyleme bağlamış, bu eylemi kutsamış, ona güç katmış, neden katmış... Ama bunlar üzerine düşünenler hala konuşuluyor, hala saygıyla anılıyor, önlerinde eğiliniyor...

Bir de kötü düşünceler var ki insanı hırstan ya da sinirden ipe götürür... Düşünme eylemini layıkıyla yapamıyorsan garip hücrelerin ölme sebebi olmayacaksın. Bu iş bu kadar basit!

Düşünüyorum, kabul Descartes buradayım... Ama beynim başka yerde düşünüyor, o zaman o düşündüğü yerdeyken ben burda değil miyim? Okumadığım, üstüne düşünmediğim onca yazı var, onca kalıp, onca söz var... Bu kadar eksikken bu kadar öğrenecek çok şey varken neden hala duruyorum!?

Eylül 27, 2008

Eylül 25, 2008

Heycan, 3 gündür doğru dürüst uyumasan bile uyumak için kafanı yastığa koyamamaktır...

Eylül 22, 2008

Büyürken



Şimdi şöyle, eğer insanları sevip sevmemeye karar vereceksem, elime aldığım papatya yapraklarını teker teker koparıp rüzgara bırakmayı yeğlerim, rüzgar alır istediği yere götürür sevdiklerimi ya da sevmediklerimi. Güzelim çiçek tek yapraklı kaldığında ise sadece benim istediğim kelimenin ağzımdan çıkmasını isterim, "seviyor".

İnsan kendini ne kadar severse insanları da o kadar sever demişler mi yoksa ben mi uyduruyorum. Hayır çürüteceğim bu savı da, o yüzden. Ben kendimi severim üstünüze afiyet, ama gel gör ki insanlara karşı aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Tamam sevdiklerim var elbet içlerinde ama diğerleri... Heryerdeler be azizim! Neyse ama reform hareketleri içerisindeyim, pollyanna kimmiş... Güzel, doğru, iyi, şans, uğur her şey benimle ya da etrafımda olacak. Çünkü isteyeceğim, çünkü inanacağım, çünkü kimyasal etkileşim var. Her şeyde bir etki var, tepki küçümsenemez elbet. Tepkisiz yaşanmaz zaten, o olmadan göçen bir süngerin yukarı çıkmaması gibi irite eden insanlar oluşur, onsuz bastığın her yerde izler kalır sonsuza kadar, fiziksel olanı diyorum, duygusalı esgeçtim, onsuz insan sadece bir araçtır yüzeyde, sadece bir nesne ya da sadece bir hiç. Müziğin kulaklarında bıraktığı etkiye verdiğin tepki yüzünde küçücük de olsa bir mimik hareketiyken bazen, bazen kollarını bacaklarını istemsiz mükemmel hareketler düzeninde bulabilirsin, onu hissedebilirsin, onunla yaşayabilirsin. Hayat seni üzmeyi, o ahengi hissettiği anda keser tahminimce, başıma gelse keşke de direkt söylesem keser diye. Bir gün elbet karşına çıkar eski benliğin. O zaman onla konuşacak bir kaç lafın olur, bir kaç cümlen. Aktarıp rahatlarsın yüzüne vurdukça ve işte o zaman anlarsın büyüyorsun...!

Eylül 21, 2008

ODTÜ, küçül küçül de cebime gir, böylece hep benimle olsun!
E hadi, bekliyorum hala... Sesini o kadar uzak tutma benden, sadece bir tuş kadar yakın bana mutluluk ama o tuşa senin basman gerek...

Ben bir salağım!

Hayatımızı kolaylaştıran ve benim de yenilerini merakla beklediğim, yarışlarına bayıldığım, üstün teknoloji ürünü "araba"lar illaki ilgi alaka isterler değil mi? Onlarla tek başına muhattab olabilmeniz için belli başlı şeyleri yerine getirmeniz gerekir. Mesela kursa gidip, ehliyet sınavına girmek, sınavı geçmek, ehliyeti almak falan filan... Bunlar araba kullanmanın belli başlı şartıdır, bir de arabada olması gerekenler vardır tabi: benzin/gaz, yağ, su...

Yahu sorarım size, hangi sürücü, şartların en üstün elveriş sağladığı bir ortamda, arabasının benzinin olup olmadığını bilmeden yol alır ve arabayla kavga ederek varması gereken yere gitmeye çalışır. Bu seviyesi çok yüksek sayılmayan ülkemizde bile parmakla gösterebilecek kadar azken, ben de bu parmakların çevrildiği şahış olmuş bulunmaktayım bugün.

Yolda kaldım, salağım ve utanıyorum!

Eylül 18, 2008

Ronald Reagan

Demiş ki; tek ihtiyacım olanın bir karar vermek olduğunu öğrendiğimde, onu oylamaya sunmadım. Sadece karar verdim.

Benim de böyle bireysellikler yapabilecek hale gelmem için ille büyük düşünür ya da ne bileyim bu adam gibi Amerika eski başkanı falan mı olmam gerekiyor acaba gerçekten. Bunu merak ediyorum izninizle...

Eylül 16, 2008

Yeap! Şimdi iyiyim! :)

Eylül 15, 2008

Bugün Gizem'i gördüm, defalarca... Dönüp dönüp bakasım geldi, hatta hiç dönmeden bakasım... Bence iyi değilim. Çok mu açık oldum!?

Anne bana masal anlat!

Hadi anne bekliyorum, eski günlerdeki gibi... Başla bir küçük çocuğun hikyesinden, sonra o çocuk büyüsün güzel güzel okusun ve mutlu olsun. Dünyanın en mutlu insanının hikayesini anlat anne bana. Anlat da rüyamda mutluluklar göreyim, anlat da mutluluk kelimesinin anlamına erişeyim. Anlat anne lütfen anlat, beni seviyorsan anlat. Mutlu olmak istiyorum anne!

Ben daraldım!

Adam içeri girdi, ellerinde çiçek, yüreğinde büyük bir sevgi ve özlem... Dilindeki sözcüklerin büyüsünü kaybetmelerine izin vermeden coşkuyla aktarmak istedi onları. Ama yapamadı, gördükleri, sözcüklerin susuz yutmaya çalıştığı ekmek gibi boğazında kalmasına neden olmuştu.. Arkasını döndü, elindekileri düşürdü ve yürüdü, yağmur sularının aktığı yöne doğru...

Eylül 14, 2008

Aralık ortasında yenmek üzere saklanmış karpuz gibiyim...

Eylül 12, 2008

Konuşma

burak lafa başlar,
-nbr
burak cevap verir
-bilmem
burak sorar sonra
-nasıl bilmem?
burak cevp verir
-ya abi karar veremiyorum ki nasılım, iyi mi kötü mü
burak sıkılmıştır
-salaksın cidden sen ha, yok yok malsın
burak utanmıştır ama çaresizdir
-öyle miyim cidden abi, gerçekten öyle miyim ki, bak kararsız kaldım.
burak patlar
-senden ne köy olur ne kasaba
burak lafa girer
-abi lütfen çoktan seçmeli konuşma, nasıl karar vereceğim benden köy mü kasaba mı olacağına
burak artık sallamamaktadır
-ya burak bi s..tir git.
burak cevaplar
-hah şöyle kesin şeyler söyle canımı ye, gidiyorum!

Duvarda Balık

Hani şu balıklar,
Dış dünyaya çıkardıkları baloncuklarla haber yollamaya çalışsalar da, baloncuk basınca dayanamayıp patlar suyun içinde. Laflar kalır içeride, belki acil çağrılar... Bir haber yaşayın sudan, derinliklerden. Orada arkadaş olmanızı bekleyen, solungaçlı yüzücüler var.

Eylül 11, 2008

Who wants to live forever
There is no place to love!

Eylül 09, 2008

Gelecek ve Götürdükleri

Avustralyalı gelecekbilimcilerin yaptığı araştırmalara göre gelecek 50 yıl içerisinde bir çok "şey" artık varlığını yitirecekmiş. Gerçekten çok ilginç gelen bir kaç kavram hem durup düşünmeme hem de vay be bunu neden düşünmüşlerki dememe neden oldu. Kavramları düşünmemin, hayatımdaki şu anki önemini düşünmemin yanısıra onların haytımda olmadıkları hallerini de düşünmek değişik geldi. Olay şöyle ki;

2014 yılında artık "kaybolmak" diye bir kavram olmayacakmış. Aslına bakarsanız ebeveynler için gayet iç açıcı bir durum bu ancak insan özgürlüğünü kısıtlar diye düşünüyorum-özellikle bu ara kaybolmayı düşünen bir nefes alan olarak.

2016 da "gay bar"lar kalmayacakmış artık. Bu da demek oluyor ki ne yapıp yapıp o ortamı bu aralar gidip görmem gerekiyor bence. Meraktan çatlayabilirim :P o erkeklerin birbirlerine nasıl ilgi duyduklarını ve bunu dışa nasıl vurduklarını merak ediyorum. Psikoloji okusaydım lezbiyen ve gay ilişkiler üzerine araştırma yapardım sanırım. Ben bu olayı Hollanda'nın jeolojik konumundan dolayı dünya gay toplantısı sırasında sular altında kalıp, hepsinin yok olmasından olabileceğini düşünüyorum :)

2022 de artık bu yazılarımı yazdığım, içimi döküp sizinle bir şeyler paylaştığım, sürekli değiştirerek başını döndürdüğüm blog'um "höbölöbss" artık olmayacakmış ki bu haber beni derinden sarstı.

2023 te "çalışılmayan hafta sonları" olmayacakmış. Sanki şimdi insanlar doğru düzgün hafta sonu tatili yapabiliyormuş gibi. Bence buna bir de "maaşlı iş olmayacak" notu ekleselermiş süper inandırıcı olurmuş.

2026 da "öğle yemeği" olmayacakmış. Hayat o kadar çok çalışmayı gerektirecek ki demekki yemek yeme zamanı bile olmayacak öğlen. İlginç.. Ayrıca aynı yıl "samimiyet"i de kaybediyoruz. Aslında burada bir çekilşki yok mu. Hani "kaybolma" kavramı 2014 yılında yok ediliyordu. Bu nasıl iş her yıl sürekli önemli önemsiz bir şeyler kayboluyor. Samimiyetin varolduğunu zaten söylemek çoğu durumda zor olsa da, insanların yüzlerindeki maskelerin "bam" diye 2026 da düştüğü anı görmek hoş olabilir gerçekten.

2030 da "çocukluk dönemi" olmayacakmış. Ne demekse! Herhalde anneler 15 yıl hamile kalacaklar, ne mutlu bir durum düşünsenize iki ayaklı fil gibi olurlar heralde. Ayrıca bu olayın şöyle bir güzelliği var, hiç tanımadığınız bir teyze ya da amca seni gördüklerinde "ayy ne kadar büyümüşsün, elime doğmuştun hatırlıyomusun, daha şukadarcıktın" diyemecekler sen de doğal olarak " yok o zamanlar salaktım pek bişi hatırlamıyorum" diye onu bozma girişimlerine girmeyen edepli bir insan olarak kalacaksın. Bu iyi bir şey, bunu tuttum..

2034 te "Bangladeş" olmayacakmış. Herhalde o zamana kadar oraya gidecek parayı biriktirebilirim bir şekilde diye umut etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Ki bununla birlikte artık "ucuz seyehat" de aynı yıl yok olacakmış. Bu durumda hemen bir yerlere gitmeli derim ben.

2038 de belkide bu sıralar bana en iyi gelecek ilaç olan "Sükunet" olmayacakmış. Bunun derin anlamları olabilir. Deşersem korkabiliriz bence..

2039 da, bunun çıkalı eşşeklerin çoğaldığı "özür dilerim" olayı kalmayacakmış. İlginçlik odur, zaten pek bir anlam da ifade etmiyordu artık. Dillerde dolaşan saçmalıklar kalıbı olarak görebiliriz bunu. Çok ender gerçek anlamını yansıttığı, hatta yansıtsa bile karşındakinin dikkate almadığı bir olgu oldu bu da. Gitmesi çok bir değişiklik yaratmayacaktır tahminimce.

Vee işte gelenebilecek en son nokta. 2050 de artık "ölüm" olmayacakmış. Ona göre kazıklarınızı sağlamlaştırır mısınız yoksa bu gelecek bilimcilere inanıp artık takmaz mısınız orasını bilemem ama taminimce bu yıl nüfus patlaması yaşayıp Japon bireylerin hallerinden anlayabileceğiz. 2050 aslında cool bir yıl şöyle düşünülürse, ama 3000 yılı da görülmeye değerdi bre!

Bu "şey"lerden daha çok var ancak beni çekenler bunlardı. Gayet eğlenceli bir haber bence. Değişik en azından. Bu geleck bilimciler 1990 yılından önce çalışmaya başlamışlar ve bu zamana kadar dedikleri olmuş, mesela artık eski İsveç Çakıları yokmuş hernekadar bana var gibi gelse de.. Bir de "burak" hacmi hakkında fikir yürüttütebilsem bu amcacıklara tam süper olcaktı ama denk gelemeyiz herhalde...

Ne yapsam boş

Ne yapsam boş!

Eylül 06, 2008

İnsanın kendini bir şekilde anlatması gerekir bazen karşısındakine. Belki küçük bir kağıt parçasına o an aklından geçenlerin dökülmesiyle, belki direk içinden geçenlerin ortamın önemini yok sayarak kelimelerle, belki becerin varsa tellerine parmaklarınla vurduğun gitarının melodisiyle... Eğer hiç birini de yapamıyorsan, sadece bakışlarınla, sadece içtenliğinle ya da ruhunla. Çoğu kez ikilemde kalmışlığın verdiği acı, arkandan konuşulmasının getirdiği stres, farkındalığın getirdiği sinir, bildiklerinin ve gelecekte göreceklerinin dayattığı huzursuzluk. Amacın sadece temizlemek olsa da aklındakileri, zamana yenik düşmenin, geçirdiğin günlerin kendi sonunu -her şekilde- hazırladığının gün gibi açık olmasının verdiği his ve kulaklarında dönüp duran melodilerin arasına karışmış bir kaç cümlemsi yapı, kimisi tamlama kimisi sadece sözcük, kimisi yansıma kimisi anın verdiği doku oynaması, mimik.

Geriye bakmanın verdiği sinir, ölçülemez derecede yükselen ibre misali çıkadursun nirvnaya, geçmişini unuttuğunda geleceğinin olmayacağını söyleyenler halt etmiş. E hadi söyleyin bana, ben bu geçmişi unutmadan nasıl ayaklarımın üstünde duran bir kütle olacağım ki, üç sene daha mı beklemem gerekecek, yoksa sadece üç vakit mi. Kahve falının içinde yer yer dizilmiş, kahvenin denk gelmediği yerler / yollar gibi görünsem de, bütünlüğü birbirinden ayıran açıklıklarım aslında. Yol yok yani orada. Olan, sadece açıklık. Ormanlardakilerden... Hani yangının birinden diğerine atlamamasına yardım edecek olan açıklık. Dizi şeklinde değil, kısa filim şeklinde bir çırpıda izleyip geçin beni. Emin olun mutlu son var(!).

Eylül 04, 2008

Kar Yağdı, Sevin!

İç kesimlerinde çöl, kıyı şeridinde tropikal iklimin görüldüğü bir ülken olduğunu düşün. Hadi daha da somutlaştıralım, benden azcık daha kara tenin olduğunu ve uyruğunun Kenya olduğunu düşün. Kenya da yaşıyorsun. Bilmem hangi kolda, kabilede, hangi dağda ya da ormanda ya da herneyse. Sonra gökten her zamankinin aksine gariplikler düşmeye başlıyor. Ama senden çok farklı, mesela bembeyaz, kadife gibi dokusu. Dokunduğunda yok oluyor. Sen sadece büyüler yapan, kendince ilaçlar geliştiren, abada dubada ateş etrafında dans eden ve giyinmek için evinin çatısından sarkan dallardan bir kaç yaprak kopartan bir insansın ve inandığın, üstündeki, sana her zamankinden faklı milyonlarca hediye yolluyor. Ne yaparsın? Ben delirebilirdim, bunun (sonunda) dünyanın sonu oluduğunu düşünebilirdim belki de sevdiğimin yanına koşup bana g-hediye edilen bu hediyeyi ona hediye etmek için ellerim arasında aldığımda kaybolsa da koşarken bir yenisini edinmek için çırpınırdım. Sonunda onun yanına ulaştığımda da bu büyünün üstümüze bir melodi edasıyla inmesini izler belki de dans ederdim. Keşke gerçekten bilmediğim bir doğa olayı zarar veremeyecek şekilde kendini tanıtsa da Kenyalı insan arkadaşlarımla aynı duyguları yaşasam. Tabiki orada da ilkel yöntemler haricinde normal yaşayan insanlar mevcut ama bir kabiledeki insan gözünden bunu gerçekten görmek isterdim.

Bu hayatta bir bok olamama durumları içerisine yakıştırılan ben, zaman gelince bok mu olduğumu yoksa yediklerimin çeşitlilğinden benim mi onu oluşturduğumu görmek için bekleye durayım, bu gibi değişik olaylarla zaman geçirmek hoş olabilirdi şahsi fikrimce.

Yoksa gelirdi tüm ahali, kalkardı ayağa, vururdu başına, baksana ne dökülüyor gökten, bak sen şu işe nedir ki bu, nedir acaba bize verilen bu şey, sonumuz mu geliyor, kutlama mı var, yoksa cezalandırıyor muyuz, gece hepimiz yattıktan sonra bu düşenler bizi öldürecekler mi, yoksa, yoksa.. Baksana bu benim el arabamı görünmez yapmaya yüz tutmuş bile, beni ondan mahrum etmek için mi burada, ne suçum vardı ki. Alma tek tekerleklimi benden, neden bu ceza. Söz bir daha bakmayacağım o kadına, valla!

Eylül 03, 2008

Şimdiki Zaman

Kelimeler parmak darbelerime olşuyor şuan, ne yazdığıma bakmak için kafamı kaldırdığımda gördüğüm tablo beni aslında çok heycanlandırmıyor, daha güzel kelimler bulabilecekken sadece şimdiki zamanı yazıyor olmam çaresizlik mi yoksa birikenlerin yerlerinde mutlu olma belirtisi mi farkedemiyorum. İstiyorum ki elimde kalem aksın gitsin sonra da okumak istediğim en güzel yazı olsun, ama yok. Sadece yatmış kağıdın üstüne durmakta kendisi, ben de bu klavyeye darbeler indiriyorum işte. Bu saçma yazıya son vermek üzere parmaklarım yavaştan "nokta"ya doğru ilerliyor. Vee işte onu buldu sanırım.

Eylül 02, 2008

Martı

Deniz kenarındaydı, içine çektiği nefes, az önce üzerinden geçen martının kanatlarıyla ittirdiği o tertemiz havanın taneciklerini, önce burnuyla sonra vücudunun tamamıyla buluşturdu. Artık zihnine giden kan onu az da olsa düşünmeye zorluyordu. Temizlik beraberinde getirdiği ferahlık ve umutla akıyordu damarlarında. Kaldırdı kafasını, baktı sanki sonsuza kanat çırpan martıya bir kez daha. Gözünden düşen tek damla yaş iyiki tuzlu ki hemen karıştı denize, yabancılık çekmeyeceğini bildiği için saldı geri kalanını da. Sonra deniz kabardı ve onu da aldı içine. Sonrası malum, bilinmez...