Aralık 29, 2010

Hey wait,
I'm in love!

Aralık 22, 2010

Bazı insanların yanımda olması hoşuma gidiyor, bazılarının yanımda olduklarını bilmem... O an yanımdakiler, yanımda da olmayabilierler ama o an mutluysam sorun etmiyorum.. yani aslında -dum, sanırım bu ara ediyorum. Eğlensem de geçeceğini düşünüp kaptırmıyorum, geçmişi kurcalayıp kızacak şeyler çıkartıyorum, çıkanlar beklenen cevabı vermiyor, her deneyde bir hata payı oluyor mutlaka, zaman her şeyi hem güzelleştiriyor hem boka batırıyor. Olay benim anlatmak istediğimi yazamam yine... !

Aralık 07, 2010

-Sat bütün varını yoğunu, al başını çek git buralardan...

* Burası zaten çekip gittiğim yer...

Aralık 05, 2010

Bas tuşlarına piyanonun teker teker, her notaya, yavaşça.
Ben giriyorum aralık bıraktığın kapıdan usulca, parmak uçlarımda, melodiyi bozmadan, kulak kesilmişim, bir gülümseme var suratımda. Hem özlüyorum hem dinliyorum seni...

Aralık 01, 2010

bir çocuk düşün, çamurdan araba yapan, sonra yol ve hatta yaptığı arabaları sıralamak için park yeri.

çölün ortasında yağmur yağsın diye bekliyorum...

Kasım 19, 2010

Metro Fareleri

Bir genç, başı hafiften ağırırken, uzun ve sarsıntılı bir uçak yolculuğundan sonra iniyor yeni şehre. Bir omzundan kırmızı orta boy bir çanta sarkıyor, elinde de tutuğu bir sırt çantası var. Ağır hareket ediyor, sağa sola bakınıyor fakat nereye gideceğini kestiremediğinden değil, değişiklik arıyormuş gibi, buraya daha önce gelmiş, belli. Çıkıyor, önüne beş-altı adım yaklaşınca kendiliğinden açılan buzlu cam kapıdan, tam karşısında bir grup insan, ellerinde bekledikleri kişilerin soyisimleri yazılı olan pankartlar, düşünüyor; "Beni de bekleselerdi böyle keşke."
Biraz zaman geçtikten sonra telefonunu çıkartıyor bir cebinden, bu arada dar omuzlarından kırmızı çantası düşüyor, dengesi bozuluyor ve telefonu çıkarmak için uygun yer aramaya karar veriyor, derken olduğu gibi bırakıyor çantalarını da, belki atıyor bilerek. Tam o anda bir anons duyuyor, "sayın yolcularımız ...valizlerinizi başı boş bırakmayınız.." Telefonu bulup, biraz kurcalayıp ana çıkış kapısına yöneliyor. Dışarı adım atar atmaz soluduğu havanın değişik olduğunu ve sanki çok başka bir yerde işlendiğini hissediyor. Yürümeye devam edip, yürüyen merdivenlerden yerin altına iniyor. Bir otomattan biletini alırken, sistemde de değişiklikler olduğunu farkediyor. "Bunlar da yeni.."
Yaklaşık bir saatlik tren yolculuğundan sonra kalacağı yere ulaşıyor, bulmakta zorlanmıyor ve omzunun darlığına küfretmek üzereyken ulaştığı için seviniyor. Yerleşiyor kendinden başka 11 kişinin paylaşacağı odasına ve kendini güneşli ancak esince ürperten havaya bırakıyor. Önce bildiği yollardan giderek nelerin değiştiğine bakmak istiyor, sonra hiç gitmediği sokaklara gidip kaybolmak...
Günler çoğu zaman erken saatlerde başlıyor, hafif bir kahvaltı ve ardından güzel, sıcacık bir kahve, belki iki ve hatta üç... Her seferinde başka yerde içiyor kahvesini, her seferinde farklı kombinasyonlarla: önce yürüyüş, sonra kahve, önce kahve sonra yürüyüş, kahve ve yüryüş, yürüyüş-yemek-bira-bira-bira-yemek-bira-kahve, yürüyüş-bira-kahve, metro-kahve-metro-uyku-yürüyüş-bira...
Zaman bir süre sonra unutturuyor kendini, ne zaman kararıyor, ne zaman aydınlanıyor anlamsızlaşıyor.
Sonra her şeyini toplayıp çıkıyor tekrar yola, ayrılıyor kaldığı yerden, heycanlı, suratında güzel bir gülümseme, en sevdiği gömleğini ve kotunu giyiyor, kırmızı çanta yine aynı omuzda. Arkadaşlarını bekliyor, dakikalarca sarılmaca, sonra anlatmaca, neler değişmiş hayatlarında, ondan sonra ne yapmışlar oralarda, neler yeni, ne zaman onu düşünüp, ne zaman onun yerine de içmişler.. Kelimeler teker teker dökülüyor, gülümseme hep aynı ama, dişler meydanda.
Regensburg bomboş ama, sokaklar sakin, herzaman olduğu gibi belki ancak daha bir değişik, binalar soğuktan üşümüş, kaldırımlar içeri çekilmiş gibi. Bazı binaların dış boyaları değişmiş, bazılarının kapıları yenilenmiş, bazı yollar belli ki kazılmış tekrar asfaltlanmış. Bazı şeyler değişmiş evet, hayat değişiyor, hiç bir gün öncekinin aynı olmuyor elbet. Ama burdaki değişiklik ruhsal. Sanki sakinleşmiş Regensburg, sanki gecesi Suzie Wong da çok yorucu geçmiş ve henüz uyanıyor, süper bir baş ağrısıyla...
Önünden geçtiğim binalara kafamı kaldırıp baktığımda, ışıgını yanık gördüğüm odada sekiz ay önceki insan kalmıyor, o ışık, o pencere önü, o demirler, o perde senin değil diye bağırıyorum, "çık o odadan, orası Kylie'nin odası..."
Ama bir şey değişmiyor, o da benim yaşadıklarımı yaşamaya gelmiş, belki daha güzellerini yaşayacak, belki daha kötülerini.
İçiyor o genç arkadaşlarıyla, eğleniyor. Gitmek istediği yerlere, merak ettiği sokaklara gidiyor. Nehre bırakıyor kendini bazen, akıyor deli gibi, çıkyor köprüye, köprünün ayağında su içmeye çalışan bembeyaz güvercine çatıyor, gülüyor, güldürüyor, koşuyor, duruyor.
Sonra topluyor eşyalarını, koyuyor kırmızı çantasına... Önce havaalanına gitmek için metroya iniyor, kalabalığın içinde yanındaki adama dönüp aslında gitmek istemiyorum ama gitmem lazım demek istiyor, o sırada rayların arasındaki hareketi algılayıp kafasını çevirdiğinde acelesi olan başka birine rastladığını fark ediyor, küçücük fare bir o raya çıkıyor bir diğerine. Ama trenin geldiğini o da anlayıp, oradaki diğer canlılar gibi kurallara uyup iniyor raylardan çekiliyor köşesine ve trenin geçmesini bekliyor, o tren gitsin de fareyi bir daha göreyim diye bekliyor genç, tren gidiyor ve evet fare tekrar meydana çıkıyor, sonra diğer tren gelince tüm yaşadıklarını aklında tutmaya çalışarak biniyor..
Birkaç saat sonra uçak yükseliyor bulutların üzerine, güneşle konuşarak dönüyor evine, elinde yine bir kahve...

Kasım 13, 2010

Yazmak istiyorum.
Sayfalarca hem de...

Ekim 26, 2010

Aslında sokakta yürüyen insanlar kulağımda çalan müziğe göre yürüyorlar. Kimi tam baterist davula vurduğu anda kaldırıma çıkıyor, kimi vokal sesini iyice kıstığında önümde yavaşlıyor, kimi de piyano hızlandığında aslında yeşil yanmamış olan ışıkta karşıya geçmek için koşuyor, sanki piyanonun üstünde, çalan parmaklar ona doğru hızla yaklaşıyor, o sekiyor, ses yükseliyor...
İnsanlar müziklere göre gülüyor otobüslerde, biri yer seçerken tuttuğu direğin etrafında dönüyor eteği uçuşuyor, diğeri kalabalığın ortasında tutunmadan bir ona çarpıyor bir öbürüne. Amcalardan bir tanesi gazetesinin sayfasını hızlı hızlı değiştiriyor, muavin parayı bir karış yukardan teker teker para üstü bekleyen teyzenin avcuna bırakıyor.
Dünya melodiyle dönüyor.
Geceler kimi yerlerde hızlanıyor, kimi yerlerde duruluyor.
Şu anda biri diğerinin elini tutuyor, gözleri gözlerine değiyor uzun uzun. Dudaklar yaklaşmışken ben müziği kapatıyorum, dünyanın diğer ucundak başkası açıyor, ve öpüşme sahnesini ben değil o görüyor...

Ekim 01, 2010

Dün gene çok güzeldin yine. Koşarak geldin yanıma, beni bir anda ısıtan o gülümsemenle koluma girdin önce, sonra yanağımla dudağımın birleştirdiği yere bir öpücük kondurdun. Yürüdük upuzun yol boyunca, insan seline karşı, ancak hiçbirine çarpmadan. Sen önüne değil bana bakıyordun sürekli, dümen bendim. Bırakmıştın kendini bana, bir şeyler anlatıyordun. Mutluydun. Mutluyduk. Nereye kadar yürüdük bilmiyorum, ne kadar zaman geçti. Karşıma baktığımı zannetsen de sürekli sana bakıyordum aslında ben de, elin elimde, kokun önce burnumda sonra tüm bedenimde. An o andı benim için. O gülümseme, o küçük öpücük...
Şimdi ne var biliyor musun, ne istiyorum? Bir daha gelme, lütfen...

Ağustos 18, 2010

Bir kadın sevdiği adamın üstünü örttü.
Az önce mutfakta onun en sevdiği kahveden yapmıştı halbuki. Sımsıcak kupaları elinde tutatken dumanı suratına üflüyordu ve dvd oynatıcıya koyacağı film kadar içini ısıtıyordu. Döndüğünde de iki kupa elinde uyuyan adama bakakaldı. Bir tebessüm geldi yüzüne.

Film...başka bir güne kaldı ve o gün henüz gelmedi.

***

Bir bara giriyor iki dost. Biri sıkıntılı, diğeri onu dinleyip birlikte çözüm üretmeye gelmiş. Sıkıntıda olan en sertinden bir içki söylüyor oturunca, diğeri de kesin ve doğru(!) karar verme adına domates suyu. Zamanın nasıl geçtiğini bilmiyorlar. Sabahında şehrin farklı semtlerinde yaklaşık 5 saat arayla uyanıyorlar. Önce kalkan şortunu ve ayakkabısını giyinip spora çıkıyor, diğeri anlatılamaz bir baş ağrısıyla ve kamyon çarpmış gibi uyandığı için ilaç almaya.

Ha.. Sorun mu? O hala çözülemedi...

***

Ağustos 14, 2010

Saat sabahın 5'i. Hava aydınlanmadı henüz. Yaklaşık bir saat önce girmiştim yatağa ancak binbir farklı konu gelip geçtiği için beynimden ve hepsi için beynimi istemsiz de olsa çalıştırdığım için metabolizmamı yavaşlatıp uyku moduna geçemedim ve cin gibi dikildim ayağa tekrar. Açtım bilgisayarımı, ardından ruhumu dinlendirdiğini hissettiğim derinden gelen müziklerimi... Ardından bir kaç mail attım. Sonra da yazmak istedi canım, ne yazacağımdan habersiz.

Bugün yağmrun son damlalarını gördüm. Yaklaşık 6-7 damla. Derinlerden gelip daha derinlere giden... Enerjileri anlatılamaz derecede yüksek olan ve gördüğünde sana da enerji yükleyen... Ardından sessizlik ve huzur. Bir dilek, sonra bir diğeri ve diğeri. Dileklerin bir kaç taneden sonra başa sarar ve hep aynı şeyin olmasını dilersin bir süre sonra. Tek bir dilekte binlercesi sıralanır. İstekler bitmez. En genişi, bol virgüllü bir cümle, "bir de bu vardı, ha bir de şu"...

Son zamanlarıydı, sona kalanlardı belki de. Toplu hareketlerinde bir yerlerde oyalanmış olmalıydılar. Belki soluklanıyorlardı belki bir arkadaşlarını görmüşlerdi yolda. Ya da kaybolmuşlardı, bilemem... Ama atmosferden girdikleri andan, sürtünmeden ısınıp, yanıp kül oldukları ana kadar geçen bir iki saniye inanılmaz haz veriyor insana. Olağanüstü bir şey gördüğünü yanındakiler de görmüş mü diye haykırıyorsun, bazen onları kıskandırmaya çalışarak. "Bu zamana kadar gördüklerimin en mükemmeliydi, en uzunuydu, tam şurdan ta buraya kadar kaydı. Harikaydı, inanamazsın!"

Aslında benim elimde bir çiçek, Paris'e gitmem lazım. Belki de Lyon'a...


Ağustos 12, 2010

-agir gel!..garip mi kalsaydim o kivircik sacli masum suratimla?

*senin saçın kıvırcık mı olum. benim kıvırcık!

-gormemissin bebelik fotomu tabi heheeeyt...

*benim saçım bebekken düzdü. x-rayden çok geçtim, babam zengin benim, çok tehlikeli yerlere gittik, ondan değiştim, kıvır kıvır oldum!

-simdi bi de sarisindim dersin surda yarilirim :)

*eskidenmişim! fotomu gösterseymişim sana. herkes çok sever, dünyanın en tatlı bebeği ödülüm var bilmiyo musun? marsta cutestbabyever-universe yarışmasına gittim. jüri göttü elemeleri geçemedim. türk karşıtlığı! yoksa orda da almıştım birinciliği...

-yerim senin... en tatli bebeem. gorduk o fotonu da gorduk keske hep oyle kalsaymissin:)

*böyle de sevimliyim ama di mi.. evet de!

-evet lan evet!!

*oh bea! sen de oh çek! rahatladık.

Ağustos 09, 2010

Çocuk eline fırçayı alıp boyalara batırdı. Bir o renge bir diğerine. Renkler karıştı, bozuldu. Simsiyah oldu fırça. Sonra sürdü hepsini önceden çizdiği erkek figürünün göğüs kafesinin sol tarafına. Simsiyah oldu çizgi çocuk. Bizim eli fırçalı olan üzüldü duruma, batırdı fırçayı kırmızıya tekrar. Siyahın üzerine dolandırdı fırçayı, boyamaya çalıştı. Siyah yuttu tüm kırmızıyı, iyice koyulaştı, çocuk iyice üzüldü. Sonra ağladı. Sayfayı yırttı. Bir daha da resim yapmadı.

Ağustos 05, 2010

Beklemek Boşuna

Bir film olsun bu yazacağım. Bir kız olsun, bir de erkek bu filmde. Konu aşk olsun. Komik olmasın ama hüzünlü de bitmesin. Birbirlerini sevdiklerini dahi bilmesinler başta. Sevdiği biri olduğuna emin olsunlar ikisi de ancak bilmesinler kim olduğunu. Yolda yürürken karşılaşsınlar kalabalıkta, uzun gökdelenlerin altında. Erkek geç kalmış olsun bir yere, koşuyor olsun. Kız ise sakin. Kulaklıkları takılı kendi halinde müziğini dinleyip kahvesini yudumlayarak dolaşıyor olsun, bir elinde poşetler. Erkek çarpsın sol omzundan kızın, kalbine bir darbe de olsun bu, bir titreşim. Kızın şaşkınlıkla ve sol elinde tuttuğu kahvesini düşürmesiyle verdiği tepki, erkeğin pantolonunda son bulan kahvenin iziyle sinire dönüşsün. Buzlu, ekstra koyu ve böğürtlen şruplu... Hatalı olan erkek hiç bir şey diyemesin, gülümsesin sadece ve anlaşıldığından bir emin özür dilesin. Binsin taksiye, taksi giderken camı açıp bağırsın arkasından " Bir kahve sözüm olsun!".
Ondan sonra attığı her adımda -film gereği bu filmde ve bundan önceki benzerlerinde de olması zorunlu olan- o his sarsın erkeği en az kız kadar. Verdiği sözü, sadece söz verdiği için değil, uzun, at kuyruğu yapılmış, güzel saçlı o hoş kızla kahve içebilmek için tutma hevesiyle dolanmış olsun ilerleyen günlerde. Aynı yerden sürekli taksiye binmesi, normalde sürekli geç kalan bir insanken bu sefer 15-20 dakka erken gidip taksi seçmesi, her sabah saçını taraması ve şekil vermesi bir şeyler anlatıyor olsun izleyene. Ve şöyle devam etsin;
Zaman çabuk geçiyor sonuçta. En fazla bir kaç hafta daha taksi seçmek için erken gelebilir erkek, kız ne yapıyor bilinmez. Sanırsınız filmde yardımcı oyuncu.
Altta bilgilendirme yazısı çıkar. Bir kaç zaman sonra. Zaman önemli değil o anda, "sonra" kelimesi etkilidir. Durdurulamayan zaman gündemdedir.
Başka bir sahne, bir kilisenin önünde, balonların arasından içeri giren bir çiftin arkadan görünmesiyle başlar. Kameraman koşar ya da sürgülü zemin hareket eder o anda, aniden önlerindedir kameraman. Erkek gülümsemesiyle etrafa mutluluk saçarken yanındaki, henüz yeni gördüğümüz kız da en az onun kadar mutlu görünmektedir.
Erkek evlenmiş, böğürtlen şruplu kahveli kız arkadan alkışlamıştır, erkek evet derken "dur" diyecek olur. "Ben döktüm kahveyi senin üzerine, o değil."

Temmuz 01, 2010

30.06.2010 !! Hold on, God knows what He's doing!

Yılların ağırlığı, biriktirdikleri.. İçimde artık taşları yerlerinden oynatmasına çok az kalmış olan gümbür gümbür akıp duvarlara çarpan suyun dolduğu barajın kapıları.. Hepsi, hepsi kalktı artık. Su akıyor, hiç bitmeyecek. Köpük köpük, bembeyaz.

Gökyüzü masmaviydi bugün, güneş pırıl pırıl... Kendime armağan ettim bana düşen kısmını.

Gülümsedim sürekli, uzun zamandır kuramadığım cümleler kurdum. İnsanlarla konuştum uzun uzun, en yakınımdakilerle... Anlattım, tekrar tekrar. Her seferinde biraz daha mutlu, biraz daha kendinden emin, biraz daha neşeli. Dişlerimi herkes gördü sanırım. En sevdiğim şeyleri giydim, attım kendimi sokağa. Şarhoş olacağım engel olmayın bana dedim. İçkiler benden...

İçtim dün sonuç olarak. Uzun uzun sohbet ettim, gözlerime batan binlerce iğneye rağmen.

Şimdi de içiyorum. Bu sefer sohbet ettiğim yine benim. Tek. Bir kadeh var elimde. İçinde bir kaç buz parçası ve en sevdiğim içki.

Mutluyum yahu.

Oh be

Haziran 23, 2010

Yazamadığımı yazacağım şimdi.
Bazılarına eskisi kadar yakın olamadığımı, bazılarını eskisinden çok sevdiğimi, birilerini de eskisi gibi sevmek istediğim için üzgün olduğumu.
Düşüncelerime söz geçirebildiğim bir kaç yalnız gün geçirdim bu hafta. Çok yanlışlar da yaptım, aklımı çok rahatlatacak hamleler de. Zihnim açıldı, huzur geldi dünyama. Hava ağladı ben balkonda otururken sinirli sinirli. Gece gecelikten çıktı zaman zaman, günün en parlak anları yaşandı. Yerlere vuran damlalar inletti ortalığı ve güneş sinirlendi en sonunda, evrenin en parlağı benim dercesine çıktı ortaya. Ben o sıralarda başka dünyalarda başka insanlarlaydım. Gülüp eğleniyor, konuşup tartışıyordum. Ama güneş bana da üstün geldi, yansıyan ışınlar gözüme ulaştığında doğruldum ve yeni güne başladım. Çok şey değişmemişti hayatımda belki, ama kızgın uyandım kendime. Bir süre sonra ne olduğunu unuttum sonra hatırladım ve yine unuttum, sonra hatırladım ve yine.. ve sonra.. ve yine...
Parmaklarımı birbirine değdirdim, ses çıktı ve mekan değişti. Karşımda duruyorsun. Bir elbise var üzerinde, kırımızı. Beni görür görmez gelip giriyorsun koluma. Ben de zaten bunu bekliyormuşum, küçük bir öpücük ve yürüyoruz kalabalığa. Bir an donuyor insanlar, bize bakarak. Kendinde adımlar devam ediyor sonra müzik başlıyor ve şehvet elbisenin kırmızısından çıkıp önce bizi sarıyor sonra tüm salonu. Sarılıyorsun bana, sımsıkı. Mutluyum.
Başka bir parmak hareketi. Kalabalığın içinde gülüyorum. Karşımda yanımda çaprazımda gülen suratlar. Ayrı bir mutluluk. Elim kocaman bir bira bardağını kaldırırken avazım çıktığı kadar bağırıyorum, tokuşturmak gerek diyorum. İşte an bu an. Mutluyuz.
Ve bir diğeri, uzaktan bakıyorum. Eleleler. Erkek haliyle havalı, göğsü kabarmış. İleriye bakıyor, önünde ayakkabısının ucuyla yurvarladığı küçük taşlar... Tökezler kesin diye geriye yaslanıyorum, elini tuttuğu kızın ta aşağılara uzanan saçlarına bakarak. O önüne bakıyor, rüzgar saçlarını savuruyor, yaşadığımız sanki aynı göğün altı değil, farklı dünya, ortada difüzyona izin veren bant... Hisler geçiyor, sesler takılıyor. Bir tür polarizasyon, bir manyetik akım. Mutlular, ben değil.

Haziran 09, 2010

Doktor kalbimin tam üstüne buz gibi bir jel döktü önce.
Korktum bir an, yaralarımı görecek diye. Ama sonra önemsemedim. Göğsümün üstünde dolaştırdı kalbimi tüm ayrıntılarıyla gösteren cihazı. Sesi gelmeye başladı kalbimin. Kafamı biraz yukarımda duran ekrana korkarak çevirdim.

Ve seni gördüm orada. Sonra hissettim ve üzüldüm.

Haziran 01, 2010

Gittik, sonra ben geldim, şimdi o orda. El sallıyomuş dediler, görmedim.

Mayıs 31, 2010

Ormanda koşarken bugün, beynimde dönen düşüncelerin içinden senle ilgili olanlarını bastırınca bir kaç dakika beynimi kaybettiğimi hissettim. Altında ezildim resmen omzumdaki yüklerin. Her birini teker teker düzenlice yerleştirmiştim ancak ıslandıkça ağırlaşacaklarını akıl edememişim görünen o ki.. Yaşlar aktıkça gözlerimden daha da çöküyor dizlerim sanki. Düşmeyeceğim ama. Söz de vermeyim hadi.

Hayal ediyorum. Kapıyı çaldım. İçeri girdim, bir kaç dakika sonra elimde bir kağıtla çıktım. Mutluyum. Nefes alıyorum, kuşkularım tamamen yok olmamış, ancak omuzlarım artık daha sağlam yükleri taşımak için. Elim telefona gidiyor, zihnimdeki numara saliselik süre zarfında parmaklarımda ve ekranda. Sonra geri tuşa basıyorum ve telefonu çıkardığımın aksine arka cebime sokuyorum.

Hayal ediyorum. Kapı duvar. Ben duvar. Elimde telefon, tuş kilidini açıp ani bir kararla kapatıyorum ve yerine sokuyorum.

Hayal ediyorum. Kapıyı çaldım, içerdeyim. Az sonra duvarlar üzerime geliyor, sol taraftaki dolabın içinden kitaplar fırlayıp kaşımı gözümü yarıyor. Üzerime gelen cümleler kitapların aksine diğer taraftan çarpıyor. Küçülüyorum. Gözlerim hem sinirden, hem üzüntüden dolu. Çıkıyorum dışarı. Telefonum aklıma bile gelmiyor.

Mayıs 23, 2010

Gidecek. Bir aydan az kaldı... :|


Gitme!

Mayıs 04, 2010

Bir kahve daha?

Nisan 29, 2010

Sözleri olmayan, beynime işleyen ve beni bir süreliğine buralardan alan bir melodiye söz yazıyorum kendimce. Her cümleden sonra durup düşünüyorum acaba bu buraya uydu mu diye, uymuyor birbiri ardına gelen cümleler, bütünlük sağlanmıyor. Bir yerlerde hep bir şeyler eksik. Sürekli bir sorun var. Yaratıcı olamıyorum.

Vazgeçmek üzereyim.

Aklımda tek bir şey var senden başka. Sesleri geliyor dışardan. Sürekli duyuyorum. Bir denklemi çözerken, ışınların atmosferde dağılımları hakkında yorum yaparken, elime kalemi alıp bir şeyler açıklarken, başka dünyaya açıldığını düşündüğüm için sürekli uğradığım, her yanı binalarla çevrili olsa da gizli sandığım o yerde oturup bir şeyler yazarken ya da okurken, sürekli aklımda aslında.

Engel olamıyorum.

Hayal kurarak büyüdüm ben, olmayacakları düşünerek, olmayacak diye bakılan bir çok şeyi elde ederek... Bir çoğu sanırım bu kurduğum hayallere inanıp bir sonraki adımı ona göre attığım için gerçekleşti. Ama bu en büyüklerinden biri, belki de en büyüğü. Söyleyip gerçek ölçüsünü ortaya çıkarmak istemiyorum, korkuyorum altında ezilmekten belki de. Ama gerçek şu ki, geç kaldım sanırım, hayalin içinde yaşayıp, kendimi kaptırıp sonraki adımı düşünmeden nefes alıyorum son zamanlarda. Durdurulup omuzlarımdan tutan ve beni silkeleyen iki ele ihtiyacım var, sana ihtiyacım var evet. Silkeleyip kendime beni getirmene, avutmana, boş hayallerimden sıyırıp, yenilerini önüme sunmana ihtiyacım var. Bunu yapabilirsin ama yapmayacağını bile bile bunun da hayalini kurmayacağım, öğreniyorum.


Nisan 17, 2010

Gösterişli ve bol gökdelenli şehirlerdeki gökdelenlerden bir tanesinin tepesinde oturmuş gibiyim, etrafım ışıl ışıl, karşımda onlarca şişe. Renk renk, şekil şekil. Kimi tek bir yudumda beni yere sermeye yetecek, kimi ise "Bu kesmedi beni" dedirtenlerden...

Yalnızım. Amaçsız. Anında karar verdim, dolabımı açtığımda ilk hangi kot ve t-shirt gözüme çarptıysa onları geçirdim üzerime. Attım kendimi sokağa, arkamda birkaç çift meraklı göz ve soru sormaya çalışan beyinle...

Neden? Bilmiyorum.

Yürüdüm, aslında gidilecek nokta tam kesin değilken. Buldum sonra, içerden yükselen çığılıkları umursamadan çıktım merdivenlerden. Oturdum barın o yüksek, en ufak hareketinle dönen sandalylerine, en büyüğünden söyledim biramı, hemen biten bardak aynı serilikle doldu bir kaç kez.

Bir sürü şey geçti aklımdan o dakikalarda. Bir sürü soru.. Amacım büyük çoğunluğunu açığa çıkarmak olsa da cevaplayamadım çoğunu, yapamadım. Olmadı yine!

Son yudumumda şunu söyledim ve kalktım oradan...

"Tek başıma gidip bir bara oturduğumda içtiğim biradan keyif alıyorsam aklımda sen olduğun içindir."

Nisan 16, 2010

Yine yaptın yapacağını farkında olmadan...

Nisan 05, 2010

Yakınımda can alıcı sınavlarım var, ancak ben notlarımı cami avlusuna terketmiş gibiyim...

Mart 29, 2010

Bastım hayatımı kaydeden videonun geri tuşuna, sarıyorum. Arada bir durdurup bakıyorum yüz ifadelerime, hep aynı. Çok gülmüşüm ama. İnsanlar da gülmüş yanımda. Hislerini bilemiyorum, çıkartamıyorum.
Durduruyorum aniden.
Bir sahne; arabaya doğru ilerliyoruz, ikimiziz. Elimde küçük bir paket, vermeye hazırlanmışım cebimden az önce çıkartıp, ama suratım asık, karşı surat.. o ıslak.
Kapısını açıyorum ve biniyor.
Gideceğimiz mesafe çok uzun değil, pek konuşmuyoruz. Kısa bir süre sonra durduruyorum arabyı iniyor, verdiğim paket elide, ama suratı hala ıslak.. Ve ben arkasından biraz baktıktan, onun apartmandan içeri girmesini bekledikten sonra basıyorum gaza, şuursuz.
***
Ve şimdi bu kasedin üstüne bir kaç sahne öncesinden itibaren şunları eklemek istiyorum;
O, apartmana girmeden önce, arabadan inip, seslendiğim, döndüğü anda koşup sarılıp sımsıkı, öptüğüm sahneyi, öptüğüm ve hiç bırakmak istemediğim sahneyi...

Mart 25, 2010

Maidult

Yeni duydum.
Herkes gidiyor.
Ben gidemeyeceğim.
Ağladım bitti.!
Şimdi laser equations,
hadi geçmiş olsun...
Zamanı geldi bence,
Uzun zaman oldu (görecelik devrede) sarhoş olmayalı.
Alacağım içeceğimi, oturacağım bir sürü oturacak yer olan ama benim seçmekte yine zorlanacağım stadyuma.
Devrim'e!
Yarın, 6-7-8 hangisi olursa, ama uzunca bir süre de kalkmayacağım sonu açık yani...
Gel sen de...

Mart 23, 2010

"Do you wonder why i prefer to be alone?"

Zamanı geldi.
Ara beni, ben yapamıyorum sen yap,
sadece oturup konuşalım, geçen zamandan, gelecek planlarından, verdiğin vereceğin kararlardan, havadan, sudan...
Birbirini tanıyan iki insan gibi, sadece tanıdık bir yüz gibi,
gidelim yemek yiyelim, konuşalım uzun uzun ya da kısa, konuşma ne getirirse, ya da sadece içelim o zaman daha çok anlatabilirim sanırım, korkma geçmişten değil, senle alakalı ya da bizle alakalı değil, öylesine anlatırım demek istiyorum. Ya da her neyse.
Gerçekten.
Bence bunu yapmalıyız, bir şey kaybetmeyiz, hiç hem de.
Hiç mi içinden gelmiyor?
Zaman geçti, geçiyor.
Çok az kaldı, kim bilir görecek miyiz birbirimizi bir daha?
Cesaret bulup sadece nasılsın diye arayabilcek miyim, hadi aradım, operatör bu numara artık kullanılmıyor derse ya?
Bence o dereceye getirmeyelim.
İnsan gördüklerinden etkilenebiliyor, canlı olmasa bile, sadece televizyonda, uyku sersemi zap yaparken anlık görmüş olsa bile. Onların birbirine sarılması, kollarını beline dolayıp kendine çekmesi ve yanağına küçücük bir buse kondurması... Etkiliyor. Düşündürüyor. Üzüyor. Uyku gözlerden akarken, bir şeylere karışıyor, akıntı gittikçe artıyor, debisi yükseliyor. Gelir mi elden bir şey? Gelmiyor.
Dönerken ta diğer ucundan ülkenin, otobüsün altına giren kısa-kesik-beyaz çizgileri teker teker saymaya başladım uykum gelsin de rahata ereyim, aklımdaki düşünceler dağılsın diye. Nasıl olmuşsa beynime kazınmış çizgiler, kesik kesik düşüncelerim, aklım fikrim karmakarışık. Bu gece uyumayım istiyorum aslında. Yapacak onca işim var ama yenik düşeceğim kendime bu çok açık. Yolu nasıl takip ettiysem, her dağın ardından gizlice dönerken nasıl tedirgin olduysam, kendimi o kapkaranlık, sadece otobüsün azıcık ışığıyla aydınlanan yolda nasıl dışarı vurduysam doluverdi gözlerim karanlıkta, aniden. Parladı etraf gözüme gelen ışınların kırılmasıyla. Göremedim, kendimi uzun zamandır göremediğim gibi.
Şimdi üstümdeki yük ağır. Çok ağır. Hissediyorum, taşıyamıyormuşum gibi hissediyorum, ama zorundayım, biliyorum. Sürekli bunalım, sürekli pesimistim evet.
Olan da bu yüzden oldu zaten.
Elden ne gelir?
Hiç!

Mart 20, 2010

İzlemek artık daha çok keyif veriyor sanırım...

Mart 16, 2010

Bir "Onay" tuşunun kalbimin bu kadar çarpmasına neden olması garip. Şuurum kapalı şu an, parmaklarım beynime hükmediyor sanki. Yazmalısın diyor içimden başka biri, ne olursa olsun yazmalısın ve dökmelisin içinde taşıdığın ve taşırken yorulduğun her şeyi. Yapma artık, kapatma kendini dışarı, bakma boş boş. Her şey istediğin gibi gidecek -bir gün-mutlaka.

Mart 07, 2010

Derken, adam attı parayı havaya. Sonra bir çınlama geldi, bir takırtı... Yerde duran defter, kağıt ve kalemlerin ortasına düşüp kalemleri yuvarlayarak metal kapıya çarptı para, kalemler yatağın altına karanlığa yuvarlanırken para kendi ekseninde iki üç yalpaladıktan sonra dalgalanma efektiyle bıraktı kendini yere sırt üstü. Oturduğu dönen sandalyesinden doksan derece dönerek kalktı, dolabını açtı ve ona çok yakışan gömleğiyle bej kazağını bir çırpıda geçiriverdi üstüne. Düşünmüyordu fazla, para yazı gelmişti ve dışarı çıkıyordu. Plan yoktu, amaç yoktu. Gidip içip gelecekti.

Sonra yan odadakiler kapı sesi duydu; açılan, sertçe kapanan ve hışımla kilitlenen. O sırada yanaktan düşen damla tam kapının önünde küçük, küçücük bir iz bırakmıştı. Bunlardan habersiz dış kapıya yöneldi adam, sonra karanlığa karışıp uzaklaştı.

Ocak 12, 2010

Kar yagiyor, kutupte sikistim kaldim... Burnumu cama dayadim disari bakarken cam bugulandi, iceri tekrar donmek zorunda kaldim.

Hayat, universitede okuyosan hatta okudugun (ya da okumaya calistigin) fizikse ve calismak icinden gelmiyorsa -ki bu icten gelen bir güdü(bak almanlarin ü sü var) degil eminim- cok zor.. Ben de "8 yasindaysan ve asiksan mukemmel" demek istedim su an...

Ocak 11, 2010

Beckham yeni dövme yaptırmış. Heyhat!!
Ülkede, dünyada neler oluyor yapılan habere bak..

Ocak 07, 2010

Bazı şarkılar vardır, dinledikçe dinlemek istersin, ama bilirsin dinledikçe kendinle olan kavgan şiddetlenir, şiddetlendikçe karşındaki senin sana attığı yumruklar sıklaşır ve burnundan akan kan damla damla değil oluk oluk akmaya başlar. Ama her şeye rağmen itiraz etmeden dinlemeye ve darbelere karşı direnmemeye devam edersin. Benzetebildiğin bir dünyevi olay var mı...?