Şubat 18, 2009

Aslında yazıları düşünerek yazabilmeyi isterdim. Düşünerek yaşayabilmeyi ve düşünerek karşımdakiyle konuşabilmeyi. İki tik tak arasındaki mesafenin daha geniş olmasını ya da hissedilebilmesini isterdim, hareketlerime yön verebilmek ya da en etkili hamlemi yapabilmek için. Gördüğümde düğümlenmemek, o tik tak arasında yeteri kadar düşünüp olabildiğince güçlü durmayı isterdim.

Küçük bir çocuk denize teker teker taş atıyormuş. Önceleri büyüklükleri parmak boğumunu geçmezken sonra sonra avuç boyutuna ve hatta kafasının boyutuna eşdeğer taşlar bulup atmaya başlamış denize. Görenler kuşkusuz denizle bir alıp veremediği olduğunu sanmışlar. Zamanın içinde kaybolan küçük, her gelişinde kendini aşıp taşları denize doldurmaya devam ederken denize girmeye karar vermiş bir gün. Gözlüklerini takıp atladığında yoruluncaya çırpmış kol ve bacaklarını. Ufkun hangi taraf olduğunu karıştırana kadar yüzmüş ve yüzdükçe görmüş taşları. Düşünmüş sonra: "Ben ne kadar çok söz vermişim farkında olmadan. Ne kadar çok taş var bu denizde."

E çocuk küçük. Anlamıyor. Denizdeki tüm taşları, kendisinin, verdiği ve yerine getiremediği sözler için attığı taşlar olduğunu sanıyor. Ama küçüklüğünün henüz onunla tanıştırmadığı başka bir şey var. Dünya her saniye verilen milyonlarca sözle dönüyor. Bu milyonların belki sadece bir tanesi tutuluyor, belki o bile değil...

Elbet ben de bir gün sözümü tutup unutacağım. En azından olasılık hesaplamaları bilimsel gerçekliğini koruyor.

Hiç yorum yok: