Kasım 09, 2012

Tam karşımda bir kadın var. Koyu kahverengi bir parkenin üzerinde, hemen hemen aynı tonlarda, inceden kalına giden ayakları olan bir sandalyenin üzerinde ayaklarını yaklaşık 60 derece açmış, sandalyenin hafif ön tarafına doğru sırtı sandalyenin arkasına değmeyecek şekilde dimdik oturmuş, çenesine inanılmaz bir kibarlıkla dayadığı kemanını onunla sevişiyormuş gibi çalıyor. Hemen yanındaki boylu boyunca camdan gelen güneş yüzünden onu sadece bir gölge olarak görebiliyorum. Ben de duvara sırtımı daymış, kahverengi parkenin üzerinde, takım elbisemin ceketinin düğmelerini açmış, dizlerimi kendime çekmiş ve ellerimi diz kapaklarımın hemen altından kenetlemiş şekilde kadını izliyorum. Henüz dinlemeye başlamadım, izliyorum. Sert vuruşlarda kafasını hareket ettirişini, o hareketler sırasında saçlarının bulunduğu yerden tam aksi yöne salınımını, yerde dümdüz duran çıplak ayaklarını ve o sert hamlelerde kaldırarak parmak uçlarına yükselişini, gözlerini kapatışını, tonlardaki geçişlerde o geçişlere yardım eden gülümseyişini izliyorum. 

Bu durum ne zamandır böyle sürüp gidiyor haberim yok. Sorgulamanın da anlamı yok. Huzur, dizlerime çekmemle pantolonumun toparlanmış paçalarından içeri girmiş yukarı doğru çıkıyor, tüm vücudumu dolaşıyor ve diğer paçamdan kötülüğü ve karanlığı alıp götürüyor.

Odanın içerisinde sadece kadının oturduğu sandalye ve camın hemen kenarındaki küçük sehpa var, üzerinde de bir kaç kağıt parçası. Kalkıp kağıtlardan uçarmışcasına sehpanın köşesinde duran diğerlerine göre biraz daha büyük olanı alıp camdan dışarıya bakarken müzik bir anda kesiliyor ve arkamı döndüğüm zaman sandalyenin bomboş olduğunu görüyorum. Elimdeki kağıda gözüm takılıyor o sırada ve kadın bu sefer de elimdeki kağıttaki kahverengi sandalyede kemanını çalıyor, ama şimdi sessizce, duyulmayacak kadar sessizce.

1 yorum:

Köşenin Delisi dedi ki...

çok güzel olmuş :)