Mayıs 03, 2009

Ve her fani gibi, insan bedenine bürünmüş aşk da onu terketti. Gözlerini gökyüzüne çevirdiğinde gördüğü bir çift göz onu kendinden uzaklaştırıyordu ama bunu gerçekleştirecek ne gök kalmıştı ne göz. Yaşamanın nerede olursa olsun hiç bir şeye yaramayacağı düşüncesi hücrelerinde dolaşıyordu. Aklına getirmediği ya da getirmeyeceği düşünceler tilki edalarıyla dolanıyordu etrafında. Sıkıntı boğazına çökmüş, tefecilik yapıyordu, satın aldığı mutluluğun geri ödemesi, üstüne bastıran yükten çok daha fazlasını gerektiriyordu bu sefer. Dağ üstüne çökmüş, altında ezilmişti. Ne yazıkki ölmemiş küçücük bir hava aralığında hala nefes alabiliyordu. Kurtarılmayı beklemiyordu, derindeydi, çok uzakta görünen delikten giren ışınlar ona hayat vereceğine yine bir şeyler götürmeye gelmişlerdi ondan. Gördükçe canı acıyordu ve bu acının üstüne bastıran dağdan kaynaklanmadığını biliyordu. Sonra nefesini tuttu, gözlerini kapattı ve bekledi...

Ölümü bildiğini sanıp beklemek nedir bilir misiniz? Yaptıklarını bir zaman sonra yapamayacağını düşünmek, konuştuklarınla son kez konuştuğunu sanmak, sadece kendin(!) için yaşamak, sadece o an için nefes almak ve hiç bir şey düşünmemek. Gideceğinin kesin olmasını ama dönüşünün olmadığını düşünmen. Garip, anlaşılmaz ve korkunç da gelse, üstüne üstüne bastıran duygular, içinde kalmış aşk parçaları, kırıntılar, seni o kadar hayata bağlıyorki aslında, kesinlikle ondan vazgeçmeyi ya da arkanda birilerini bırakıp gitmeyi istemiyorsun hatta bırak istememeyi düşünemiyorsun bile. Ama abdal olduğunu ve onun sana malum olduğu hissine kapılmayagör. Dayanılmaz bir basınç, yüzey alanın sanki toplu iğne ucu gibi nokta sadece, hissedilen basınç gitgide artıyor, ışık sana çarpıyor ve yansıyor. Karşında var olduğunu gösterdiğin insanlara yazık ediyorsun kendini sevdirerek belki. Kendin için kendini sevdiriyorsun, bencilsin işte. Bencilsin ve özgür olduğunu sanıyorsun. Özgürlük bencil olmanı gerektirmiyor ama bunu yapıyorsun, insanlar bunu yapıyor, engel olamıyorsun.

Hüzün içine işlemiş olsa bile, söylediklerine kendini ve karşındakileri inandırsan bile, tek başına kaldığında, o bencil kişiliğin yine kendini düşünerek yüzüne vuruyor gerçeği, çakan şimşek mükemmel ve göz alıcı geliyor o anda, etkileniyorsun doğal olarak ama hala sensin ve bencilsin. Bu hiç bir şeyi değilştirmiyor.

Kimilerinin unutulduğu ve gittiği, kendine yeni yol çizdiği bu geoidin üzerinde, unutulmayanların da olduğu düşüncesi, unutulmayan olmasına neden olanlardan biri olma istediğini köreltiyor aslında. Ama karşı gelemiyorsun. Unutabilmek gerektiğini, ağlamadan ve sızlanmadan bunu becerebilmen gerekliliğini biliyorsun, ama hüzün çekilmez olduğunda, insanlar yanındakinin eline dokunduğunda ya da küçücük bir öpücük kondurduğunda o pudralı yanağa, sen düşüncelere dalıyorsun. İçinden çıkamayacağın ve anlamayacağın bir bilmecenin ortasındaki resim olacaksın ve kimse seni tanıyamayacak ve şifreyi çözemeyecek. Şifre sende ve sen bunu kimseye söylemeyeceksin. Kararlısın, bir şeyler değişecek bekliyorsun, bekliyorsun ama sadece yaşlanıyorsun. Senden çok şey gidiyor.

Derinlerinde olan açıklık, afrika kıtasının 4te3ü kadarken, ozon yırtığıyla mücadele içindeyken ya da tam göbeği yanan bir ormanın fotoğrafını çeken uydudaki amca sana el sallarken sen çok şeyden uzakta olacaksın. Belki elinde iğnen ve ipliğin dikeceksin açıklığını başkalarından medet umarak, dualar seni kurtarmayacak ve kendi başının çaresine kendin bakacaksın. Eline aldığın kitabı tek başına okuyacak, kaldığın yerde "devam et" diyemeceksin. Kahveleri alıp taşırken heycandan güm güm eden kalbinin titreşimleri ellerine dek ulaşıp kahve eline dökülünce acısını hissettiğini anlamayacaksın, yüzlerce insan içinde, yüksek seste zıplayıp hoplarken ritimler kulağından girip beyninde harmanlanana kadar kalbinin atışları ritmi yakalamış olamayacak. Sen bazı şeylerden mahrum kalacaksın. Suçlu arama, git aynaya bak belki, yeteri kadar mertsen görürsün...

Hiç yorum yok: