Bir genç, başı hafiften ağırırken, uzun ve sarsıntılı bir uçak yolculuğundan sonra iniyor yeni şehre. Bir omzundan kırmızı orta boy bir çanta sarkıyor, elinde de tutuğu bir sırt çantası var. Ağır hareket ediyor, sağa sola bakınıyor fakat nereye gideceğini kestiremediğinden değil, değişiklik arıyormuş gibi, buraya daha önce gelmiş, belli. Çıkıyor, önüne beş-altı adım yaklaşınca kendiliğinden açılan buzlu cam kapıdan, tam karşısında bir grup insan, ellerinde bekledikleri kişilerin soyisimleri yazılı olan pankartlar, düşünüyor; "Beni de bekleselerdi böyle keşke."
Biraz zaman geçtikten sonra telefonunu çıkartıyor bir cebinden, bu arada dar omuzlarından kırmızı çantası düşüyor, dengesi bozuluyor ve telefonu çıkarmak için uygun yer aramaya karar veriyor, derken olduğu gibi bırakıyor çantalarını da, belki atıyor bilerek. Tam o anda bir anons duyuyor, "sayın yolcularımız ...valizlerinizi başı boş bırakmayınız.." Telefonu bulup, biraz kurcalayıp ana çıkış kapısına yöneliyor. Dışarı adım atar atmaz soluduğu havanın değişik olduğunu ve sanki çok başka bir yerde işlendiğini hissediyor. Yürümeye devam edip, yürüyen merdivenlerden yerin altına iniyor. Bir otomattan biletini alırken, sistemde de değişiklikler olduğunu farkediyor. "Bunlar da yeni.."
Yaklaşık bir saatlik tren yolculuğundan sonra kalacağı yere ulaşıyor, bulmakta zorlanmıyor ve omzunun darlığına küfretmek üzereyken ulaştığı için seviniyor. Yerleşiyor kendinden başka 11 kişinin paylaşacağı odasına ve kendini güneşli ancak esince ürperten havaya bırakıyor. Önce bildiği yollardan giderek nelerin değiştiğine bakmak istiyor, sonra hiç gitmediği sokaklara gidip kaybolmak...
Günler çoğu zaman erken saatlerde başlıyor, hafif bir kahvaltı ve ardından güzel, sıcacık bir kahve, belki iki ve hatta üç... Her seferinde başka yerde içiyor kahvesini, her seferinde farklı kombinasyonlarla: önce yürüyüş, sonra kahve, önce kahve sonra yürüyüş, kahve ve yüryüş, yürüyüş-yemek-bira-bira-bira-yemek-bira-kahve, yürüyüş-bira-kahve, metro-kahve-metro-uyku-yürüyüş-bira...
Zaman bir süre sonra unutturuyor kendini, ne zaman kararıyor, ne zaman aydınlanıyor anlamsızlaşıyor.
Sonra her şeyini toplayıp çıkıyor tekrar yola, ayrılıyor kaldığı yerden, heycanlı, suratında güzel bir gülümseme, en sevdiği gömleğini ve kotunu giyiyor, kırmızı çanta yine aynı omuzda. Arkadaşlarını bekliyor, dakikalarca sarılmaca, sonra anlatmaca, neler değişmiş hayatlarında, ondan sonra ne yapmışlar oralarda, neler yeni, ne zaman onu düşünüp, ne zaman onun yerine de içmişler.. Kelimeler teker teker dökülüyor, gülümseme hep aynı ama, dişler meydanda.
Regensburg bomboş ama, sokaklar sakin, herzaman olduğu gibi belki ancak daha bir değişik, binalar soğuktan üşümüş, kaldırımlar içeri çekilmiş gibi. Bazı binaların dış boyaları değişmiş, bazılarının kapıları yenilenmiş, bazı yollar belli ki kazılmış tekrar asfaltlanmış. Bazı şeyler değişmiş evet, hayat değişiyor, hiç bir gün öncekinin aynı olmuyor elbet. Ama burdaki değişiklik ruhsal. Sanki sakinleşmiş Regensburg, sanki gecesi Suzie Wong da çok yorucu geçmiş ve henüz uyanıyor, süper bir baş ağrısıyla...
Önünden geçtiğim binalara kafamı kaldırıp baktığımda, ışıgını yanık gördüğüm odada sekiz ay önceki insan kalmıyor, o ışık, o pencere önü, o demirler, o perde senin değil diye bağırıyorum, "çık o odadan, orası Kylie'nin odası..."
Ama bir şey değişmiyor, o da benim yaşadıklarımı yaşamaya gelmiş, belki daha güzellerini yaşayacak, belki daha kötülerini.
İçiyor o genç arkadaşlarıyla, eğleniyor. Gitmek istediği yerlere, merak ettiği sokaklara gidiyor. Nehre bırakıyor kendini bazen, akıyor deli gibi, çıkyor köprüye, köprünün ayağında su içmeye çalışan bembeyaz güvercine çatıyor, gülüyor, güldürüyor, koşuyor, duruyor.
Sonra topluyor eşyalarını, koyuyor kırmızı çantasına... Önce havaalanına gitmek için metroya iniyor, kalabalığın içinde yanındaki adama dönüp aslında gitmek istemiyorum ama gitmem lazım demek istiyor, o sırada rayların arasındaki hareketi algılayıp kafasını çevirdiğinde acelesi olan başka birine rastladığını fark ediyor, küçücük fare bir o raya çıkıyor bir diğerine. Ama trenin geldiğini o da anlayıp, oradaki diğer canlılar gibi kurallara uyup iniyor raylardan çekiliyor köşesine ve trenin geçmesini bekliyor, o tren gitsin de fareyi bir daha göreyim diye bekliyor genç, tren gidiyor ve evet fare tekrar meydana çıkıyor, sonra diğer tren gelince tüm yaşadıklarını aklında tutmaya çalışarak biniyor..
Birkaç saat sonra uçak yükseliyor bulutların üzerine, güneşle konuşarak dönüyor evine, elinde yine bir kahve...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder