Aralık 10, 2008

Yazarken bile "Geçmiş"

Bir tren... Dağların arasından, köprülerden ve yeşil ovalardan oraların yaratıcısı havasında geçiyor. Bense içinde, elimde kağıdım, kalemim ve yanımda fotoğraf makinemle geçtiğim yerleri hem fotoğraflarla hem de yazlarımla ölümsüzleştiriyorum. İleride heybeti kesinlikle kelimelerle anlatılamayacak bir dağ görünüyor. Sanki tepesine küçük bir şapka takmış tonton dede edasıyla karşıma çıkıyor. Ulaşmam için kırk fırın ekmek yemem gerektiği düşüncesi aklımda bir oraya bir buraya dolanırken, sanki heycanımı anlamış gibi tren, hızlanıyor. Salgıladığım adrenalin ömrümün sonuna kadar etkisini yitirmeyecek gibi bir etki bırakıyor içimde. Beklemekten başka bir şey yapamamış olsam da trenin içinde ileri geri dolanıp makinisti çileden çıkartıyorum. Dağın eteklerine ulaştığımda ulu dağın dondurucu esintisi iliklerime işliyor ama suratımdaki pişkin ifadeyi hiç bir şekilde etkilemiyor. Soğuk öyle vuruyor ki suratıma gözeneklerimin içinden orada yaşayan küçük insancıklar çıkıp pencereleri kapatıyor.


Sesler kendini motorun seslerine vermişken iniş takımları araya giriyor ve son sözü söylüyor. Derken mikrofon açılıyor ve içime huzur veren, kendinden emin, büyük bir ses geliyor. Suratımdaki gülümsemeyle dinliyorum ve ah çekiyorum ardından. Dileklerim, iseklerim , yapabileceklerim geliyor aklıma sonra. Bakıyorum sadece sonsuz karanlığa, içinde ara ara serpiştirilmiş umut ışıkları görünüyor, bir yanıyorlar bir sönüyorlar. Sönen kısımlarında olmamayı, yarınımın daha güzel olmasını ve istediklerimle birlikte olmayı istemem dünyanın en büyük isteği olmamalı, aksine çok alışıldık, değeri anlamsızlaşmış bir istek haline gelmedi mi henüz. Görüyorum ki hayır.

Bir deniz. Yürüdüğüm yol boyunca uzanıyor. Etrafta gözlerim, yanımdakileri hiç dinlemiyorum sadece kafa sallıyorum boş bakışlarla. Bazen anlıyorlar, onları onaylamam için soru soruyorlar ama ben koca konuyu tekrar anlatmalarını istiyorum. Onlar da anlatıyor sonra olaylar döngüye giriyor ve yeniden gelişiyor. Çift tarafa çalışan denge tepkimelerinden ya da bir ucuna ağırlık asılmış homojen bir çubuktan daha dengesizim. Anlamıyorum içimdekini. İçimde çok küçük bir yer kaplamasına rağmen yoğunlu neden civanınkinden bile daha fazla anlam veremiyorum.

Her yaşanılmışın tadına varmak, sonra unutmak ve tekrar geçmişte bir kaç konuşulacak konu-olay bırakmak için şimdilik bunlara son verip aklımı kurcalayacak başka bir şey bulmam gerekmekte. Karşımda duran Tuz Gölü beyazlığı güneşin vurduğu yerlerde kırılmasıyla gözlerimi kamaştırıyor. Aslında amacım önümü görebilmekken ben, beyaz, temiz, umut dolu o geleceğe bile bakamıyorum.

Hiç yorum yok: