Fotoğraf çektirirken dişlerimi göstermeyi değil de gülmeyi istiyorum. Kalenin tepesine çıkmış, üstünde miğferi, sırtında uçları sipsivri hazır bekleyen okları, elinde yayı siper alan savaşçı gibi duruyorum surların arasında. Sonra gözüme o köşe çarpıyor aşağımda. Oturuyorum, kambur belim. Bakıyorum uzaktaki, sanki iki arada kalmış tercih yapmayı bekleyen adaya. Derin mavideki adadan, tarihin sırları arasında, dünya hareketlerine yenik düşmüş şehrin en güzel kızı çıkıyor. Bir şeyler söylüyor fakat duyamıyorum. Anlamaya çalışırken de yaklaşıyorum ağır adımlarla. Köşeye geldiğimde artık gidecek başka bir yer kalmıyor. Duyamıyorum ama hala. Elimdeki oklar düşüyor elimden aniden. Üzülüyorum. Kendimi kaybettiğim anlarda önümde uzanan mavinin ve azgın denizin dibini boylamadan olduğum yere yığılıyorum. Uyandığımda denizin beni alıp eskiye, tarihe götürmesini ister halde buluyorum kendimi.
Bir 3-5 saniye, aklımı çalıştırmama ve bu sefer kararı vermeme yetebilir belki...
Kekova - Ankara
Kara Yolu
27.04.2008
Kara Yolu
27.04.2008
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder